Uzlaşmada üç sorun



Aleyhlerine ikmalen, re'sen veya idarece vergi ve ceza tarh edilmiş mükelleflere, Vergi Usul Kanunu ile öngörülen başvuru yollarından birisi de "uzlaşma" müessesesidir. Bu müessesenin anayasa karşısındaki konumu çok tartışmalı olmakla birlikte, bu tartışmayı şimdilik bir kenara bırakarak, bu müessesenin uygulamada yarattığı üç soruna değinmek istiyoruz.
Kanunun uzlaşma müessesesini düzenleyen ek 1. maddesine göre mükellef tarafından, ikmalen, re'sen veya idarece tarh edilen vergilerle bunlara ilişkin vergi ziyaı cezalarının tahakkuk edecek miktarları konusunda, vergi ziyaına sebebiyet verilmesinin kanun hükümlerine yeterince nüfuz edememekten ya da yanılma halinden kaynaklandığının veya vergi hataları yahut maddi hata bulunduğunun veya yargı kararları ile idarenin ihtilaf konusu olayda görüş farklılığının olduğunun ileri sürülmesi durumunda, idare mükelleflerle uzlaşabilir.
Cezayı gerektiren fiilin aynı zamanda hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren fillerden olması dolayısıyla üç kat kesilen vergi ziyaı cezaları ile özel usulsüzlük cezaları için uzlaşma yolu kapalıdır.
Uzlaşma müracaatının vergi ve/veya ceza tarhiyatının tebliğinden itibaren 30 gün içinde yapılması gerekmektedir.
Kanunun anılan maddesine göre "Uzlaşmanın gerçekleşmemesi halinde tutanağa idarenin nihai teklifi yazılır. Mükellef dava açma süresinin sonuna kadar teklif edilen vergi ve cezayı kabul ettiğini yazılı olarak bildirirse bu takdirde uzlaşma sağlanmış sayılır." Ancak uygulamada uzlaşma komisyonları, genellikle teklifleri uzlaşma görüşmesinde kabul edilmesi koşulu ile yapmakta, mükellefin görüşme sırasında kabul beyanında bulunamaması durumunda nihai teklif olarak, tarh edilen vergi ve ceza tutarını aynen yazmak suretiyle kanunun bu maddesinin yaşama geçirilmesini önleyici bir tavır içerisine girebilmektedirler.
Uzlaşma müracaatının ve dolayısıyla uzlaşmanın vergi ve ceza tarhiyatının tamamı için yapılması zorunlu değildir. Anılan kanun maddesine göre "Uzlaşma konusu verginin matrah farkları itibariyle bölünebildiği durumlarda uzlaşma sadece toplam matrah farkının bu bölümüne isabet eden vergi kısmı için de yapılabilir." Uygulamada ise bu düzenleme bir türlü yaşama geçirilememiştir.
Düzenlemenin uygulanmasına önceleri Uzlaşma Yönetmeliği'ndeki kısmi uzlaşmaya engel hükümleri elvermediyse de bu yönetmelik düzenlemeleri yargı tarafından yıllar önce iptal edilmiştir (Danıştay E.1999/5635 K. 2000/2810 T. 14.6.2000).
Bu düzenlemenin yaşama geçirilememesinin temel nedeni olarak karşımıza, "İnceleme elemanlarının raporlarının sonuç bölümünde matrah farklarını kısımlar itibariyle vurgulamamaları ve bu sebeple idarenin her bir matrah farkı kısmı için farklı bir ihbarname düzenlememesi" şeklinde çıkmaktadır. Burada idare, her bir matrah farkı için farklı bir ihbarname düzenlemese dahi, ihbarnamede matrah farkı oluşturan kısımları ayrıca göstermek olanağına sahiptir.
Her bir matrah farkı kısmı için ayrı ihbarname düzenlenmesi veya ihbarnamede bu kısımların ayrı ayrı belirtilmesinin Gelir Vergisi gibi artan oranlı vergiler için zorsa da bu uygulama Kurumlar Vergisi, KDV, ÖTV, gibi sabit oranlı vergiler için yapılabilir. Artan oranlı vergiler için de istenirse bir yol pekâlâ bulunabilir. Örneğin bir kuruma hem fazla amortisman ayırması hem de kur farkı gelirlerini eksik hesaplaması dolayısıyla yapılacak Kurumlar Vergisi tarhiyatı, her bir matrah farkı kısımları itibariyle ayrı ayrı yapılabilir veya ihbarnamede tarh edilen verginin kaynaklandığı sebebe göre ayrımı gösterilebilir.
Bu ayrımın yapılması ve kısmi uzlaşma yolunun açılması, mükelleflere haklılıklarında tereddüt konusu olan kısım için uzlaşma yoluna gitme olanağını sağlayacaktır. Bu olanak Hazine açısından, hem ihtilaf konu ve alanının daralması hem de o kısma ilişkin Hazine alacağının bir an önce tahsili yararlarını getirecektir. Şu andaki uygulamada gözlemlerimiz mükelleflerin, tarhiyat konusunun bir kısmında haklılık görmeleri halinde, tarhiyatın tamamını ihtilaf konusu yaptıkları ve diğer kısmı içinse uzlaşma veya indirim gibi bir olanağın olmaması sebebiyle hiç olmazsa yargılama sürecinde yürütmenin durmasından yararlanarak geç ödeme olanağından yararlanmayı tercih ettiklerini göstermektedir. Oysa kısmi uzlaşmanın, borç ilişkisinin her iki tarafının da yararına olduğu açıktır.
Uzlaşma konusunda yaşanan üçüncü duraksama ise vekâlet konusundadır. Uzlaşma komisyonları, müracaatçı mükellefin beraberinde gelen avukat veya mali müşavirden de vekâlet istemekte, vekâletin olmaması halinde bu kişileri görüşmeye almamaktadır. Bu durumda uzlaşmaya gelen mükellef, gerekli danışma hizmetinden mahrum kalmaktadır. Oysa asilin var olduğu, yani mükellefin tutanağı imzalamak üzere hazır bulunduğu hallerde, tutanağa imza dahi koymayacak ve danışman konumunda bulunan kişilerden vekâletname aranmasının herhangi bir mantığı ve yararı yoktur. Bu nedenle vekâletnamenin, tarhiyata muhatap borçlu mükellefin uzlaşma görüşmesine katılmadığı hallerde, tutanağı imzalayacak olan kişi açısından aranması gerekmektedir.
Uzlaşma müessesesinin daha sağlıklı sonuçlar verebilmesi açısından bu hususların düzeltilmesinde veya açıklığa kavuşturulmasında yarar vardır. Üstelik bu hususlar kanun değişikliğini gerektirmemekte, bir genel tebliğ, hatta bir iç genelge ile düzenlenebilecek konulardır.


Bumin Doğrusöz