İŞSİZLER: Hayatın, zamanın ve oyunun dışında...
Sedat Turan


-I-
Şehrin etrafını çeviren surların dışında, muazzam bir kalabalığın oluşturduğu gövdeden kızgın ve hoşnutsuz sesler yükseliyor. Surların duygusuz taşlarına çarparak seken bu sesler, şehrin içine anlaşılmaz uğultular olarak düşüyor. Bir fırtınaya tutulmuş gibi dalgalanan kitle belirli bir düzen ve disiplinden yoksun, dağınık ve irtibatsız. Her biri kendi çabasıyla bir yolunu bulup surları aşmanın ve şehre karışmanın telaşında. Aralarından bunu başarabilenler çıksa da sayıları her geçen gün artıyor ve çıplak bedenleriyle şehrin duvarlarına vuruyorlar. Büyük bir enerjinin, yoğun bir umutsuzluk ve karamsarlıkla tuhaf karışımından doğan ağır, boğucu ve katlanılmaz hava, şehrin içindekileri ve dışarıdakileri yavaş yavaş zehirliyor. Bir istila hareketinden çok gönüllü kurban törenlerini çağrıştıran, neredeyse gerçeküstü bir manzara bu. Açlıktan, sefaletten ve hastalıktan yorulmuş ruhlar, insanlıklarını hissedecekleri ortak bir rüyanın gerçekle kesiştiği ve aynı anda çatıştığı yerdeler. Kazanacaklar ya da kaybedecekler. Geri dönebilecekleri bir yer yok.


-II-

Çocukların bile çalışmak zorunda bırakıldığı (Geçim sıkıntısı sebebiyle ve “elleri ekmek tutsun” diye çeşitli işlere koşturulan bu çocuklar, ucuz işgücü olarak hep iştah kabartıcıdırlar) bir ekonomik- toplumsal sistemin kıskacında işsizlerin kendilerini “işe yaramaz”, dışlanmış, âdeta lânetlenmiş hissetmeleri kaçınılmazdır. Bu insanların gerçeklikle ilişkileri, oyundan dışlanmışlığın travmasıyla zedelenmiş psikolojilerinin yıkıcı etkilerini sürekli canlı tutmaktadır. Her sabah, “bugün belki bir iş bulabilirim” düşüncesiyle, gittikçe cılızlaşan umutlarını biraz daha ayakta tutabilmek için kıyıda köşede kalmış son enerji kırıntılarını bir araya toplayıp; ailelerinin suçlayıcı ve acıtan bakışlarının altından geçerek bir yaranın kanaması gibi kalabalığın içine akıyorlar. Çalacakları her kapının daha şimdiden yüzlerine kapandığını biliyorlarsa da, zamanın anlamını yitirdiği bekleme salonunda, dışarıda hızla akan hayata çağrılacakları bir fırsatın hayâline ısrarla tutunuyorlar.

Bir iş ve meslek sahibi olduğumuzda, içinde yaşadığımız toplum bize hayatımızı kurtardığımızı söyler. Açık bir tehdittir bu: İşsiz ve mesleksiz kaldığımızda, eğer bir teminatı miras almamışsak, hayatlarımızın tehlikede sayılacağı hatırlatılmaktadır. İşsiz ve meslekten yoksun olduğumuzda artık hayatlarımızın da kayda değer bir yanı kalmayacaktır. Çalışmak, hayatta kalmanın tek meşrû aracı görülmektedir ve sanayileşme olgusunun ortaya çıkışından itibaren dokunulmazlık zırhıyla koruma altındadır. İnsanın kendisine ve topluma faydalı birey olmasının çarpıtılmış imajlarıyla yüklüdür. Maddî üretim süreci olarak iş, manevî tatmin imkânlarının budandığı, “sevinç ve zihnin kovulduğu, vahşi ciddiyetin hükmü altındaki” (Adorno) bir alandır artık ve hayatı kuşatmıştır. Şimdi bizden, yaşamayı hak ettiğimizi ispatlamamız beklenmektedir. Ölünceye kadar, işe yaradığımızı gösterme mecburiyetiyle yüzyüzeyiz.

Hayat, bir mesleğe dönüşmüş durumda ve yaşama tarzları neredeyse mesleklerin katı kurallarıyla tanzim ediliyor. Toprağın onlarca metre altında, her türlü iş emniyetinden yoksun şekilde çalışan bir maden işçisi için, bir gazetenin genel yayın yönetmeninin pahalı ve nâdir bulunan bir şişe Fransız şarabının başına gelenleri anlattığı yazısı küstahça bir duyarsızlığın dışında ne ifade eder? Bu iki insanın hayatı muhtemelen hiç kesişmeyecektir, belki bir “kaza” dışında (Yakın zamanda, bir dergi grubunun başındaki yöneticinin bir halk otobüsünün çarpması sonucu ölmesinin ardından yazılan bol methiyeli yazılardan birinde şöyle ifadeler yer alıyordu: “Onun ismi, bir halk otobüsüyle ancak böyle bir kazada yan yana gelebilirdi. Bu, postmodern bir ölüm…” ). İnsanlar, karşısındakiyle içten bir bağ kurmak için onun bir insan olmasını yeterli görememektedirler. Herkes, yaptığı işe uygun yaşamanın hassas dengesini korumaya son derece istekli, çünkü denge yitimi her zaman bir “düşüş”ün uğursuz habercisidir.

Hayatın mesleğe dönüştüğü günümüz toplumlarında işsizlere gösterilen yer, hayatın dışında bir yer olacaktır. Sefalet, bir yaşama biçimi olarak açıklanamaz. Çocuğunun yavaş yavaş eriyişini çaresiz gözlerle izleyen işsiz baba, bizimle aynı hayatı paylaşmıyordur. O, kendisini şimdiki zamana bağlayacak her türlü ilişkiden kopartılmıştır. Pierre Bourdieu’nun analizi, işsizliğin insanlar üzerindeki yıkıcılığını bütün katılığıyla ortaya koymaya yeter: “İşsizler, işleriyle birlikte, toplumsal olarak bilinen ve onaylanan işlevin kendini içinde somut olarak gösterdiği ve gerçekleştirdiği binlerce önemsiz, ufak tefek şeyi de kaybettiler; yani, bütün bilinçli projeler dışında, aciliyet ve gereklilik biçimindeki —“önemli” randevular, bitirilecek işler, gönderilecek çekler, hazırlanacak yazılar— önceden belirlenmiş amaçlar bütününü, ve uyulması gereken süreler, tarih ve saatler biçiminde —binilecek bir otobüs, sürdürülmesi gereken düzen, yapılması gereken işler— şimdiki zamanda zaten verili olan tüm geleceği de kaybettiler. Eylemi ve eylemden yola çıkarak bütün toplumsal hayatı yönlendiren ve uyaran, kışkırtıcı ve belirtici bu nesnel evrenden soyutlanmış olarak, kendilerine bırakılmış olan zamanı sadece ölü bir zaman olarak yaşayabilirler artık: Hiçlik zamanı, anlamını yitirmiş zaman. Zamanın sanki yok olmuş gibi görünmesi, ilgi alanlarının, beklentilerin, gerekliliklerin, umutların ve şimdiki zamana (ve geleceğe ya da içerdiği geçmişe) yapılan yatırımların ilkesi değilse de dayanağının çalışma olmasındandır”(Le Monde Dip. Türkiye, sayı15).

Çalışma’dan dışlanmanın zamandan da dışlanmayı doğurduğu böyle bir dünyada işsizlik kolektif bir kâbustur. Çoğunluğun yoksulluk sınırının altında hayatını sürdürdüğü toplumlarda iktidar sahiplerinin, bu kâbusu çalışanlar üzerinde bir tehdit unsuru olarak kullanmayacağını düşünmek fazla iyimserlik olurdu. Hakkınızı alamadığınızı mı söylüyorsunuz? Sosyal ve sağlık güvenceleriniz mi yok? Şikâyet ve talepleriniz dinlenmiyor mu? Size hemen işsizlerin mahşerî kalabalığı gösterilecektir. Milyonlarca işsizin yığıldığı bir toplumda hâlâ bir işinizin olduğu (ve onu her an kaybedebileceğiniz), hâlâ hayatın içinde, zamanın içinde ve oyunun içinde size yer verildiği (ve bu yerin elinizden rahatlıkla alınabileceği) hatırlatılacak, böylece sizi işsizlerden ayıran o keskin çizgilerin aslında nasıl da hâyalî olduğunu anlamanız sağlanacaktır.Yerinize konulacak biri daima kolaylıkla bulunabilir. Önemli olan üretimin sürmesidir. Ucuz, hızlı, pürüzsüz.

İşsizler, iktidarın elinde çalışanlara karşı bir tahakküm aracı olarak, potansiyel ucuz işgücü, lüzumlu bir “fazlalık” ve kapitalizasyon sürecinin işleyişini sağlamak için gerektiğinde kullanılacak bir yakıt olarak, hayatı hatırlatan her şeyden uzakta bekletilecekler. İnananlarına adaletli olmayı ve zulme göz yummamayı buyuran bir dinin mensupları, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen Peygamberinin sözüne ittibaen, bu vahşi aklın dayattığı gerçekliğe ciddi itirazlarını yükseltene kadar. 