VAHDETTİN
vatanın kurtulması için
kendini feda eden bir
PADİŞAHTIR

TARİH MİLLETLERİN
HAFIZASIDIR
Tarihçi yazar Mehmet Niyazi ile yaptığımız bir söyleşide Niyazı Hoca tarih için şöyle bir tespitte bulunmuştu:
"Tarih milletlerin hafızasıdır. Nasıl ki, hafızası olmayan insan, insanlık görevlerini yerine getiremezse, geçmişi hafızasından silinmiş milletler de, hafızasız insan gibi işlevsiz olurlar."(1)
Bu tespit doğrultusunda yakın tarihimize baktığımızda dehşete düşmemek elde değil. Cumhuriyet döneminde yazdırılan ısmarlama tarih, milletin hafızasını yanlış bilgilerle doldurduğu gibi geçmişle olan bağlarımızı da kesmiştir. Niçin böyle bir yola başvurulduğu sorulacak olursa, "Cumhuriyeti kuran zihniyet, hafızasız bir millet meydana getirmek istemiştir."
Cumhuriyet'in yazılan resmî tarihine baktığımızda, birçok yanlış ve ideolojik bilgi ile karşılaşırız. Oysa tarihin yazılmasında dikkat edilecek en önemli unsur objektifliktir. Objektiflikten uzak olarak yazılan bir tarihe itibar edilemez. Cumhuriyet döneminde kaleme alınan resmî tarihe baktığımızda objektiflikten uzak olması bir yana, Osmanlı dönemine karşı bir kin ve nefretin de izlerini görmekteyiz.
Resmî tarihte ceddimiz Osmanlı'ya olmadık hakaretler ve aşağılamalar yapılmıştır. Altı yüz sene dünya sahnesinde kalan, bu altı yüz senenin dört yüz senesini dünyanın tek lider ülkesi olarak geçiren, dünyaya adalet, sevgi ve barış götüren bu muazzam mirası kötülemek, aşağılamak, karalamak bugüne kadar kime ne kazandırdı, ya da bundan sonra ne kazandıracaktır?
Özellikle geçmişi ve geçmişin içinde şahsiyetleri yazarken bir konuya özellikle dikkat edilmeli, "makam ve mevkisi ne olursa olsun hata ve yanlış yapmayacak insan yoktur".
Tarihî olay ve şahsiyetleri değerlendirirken, ilk dikkat edilecek kural; devrin şartlarını dikkate alarak değerlendirme yapmaktır. Her devrin kendine özgü, sosyal ve ekonomik şartları vardır. Bunları dikkate alınmadan, beş yüz sene öncesinin şahsiyet ve olayları, klimalı odalarda günümüz sosyal ve ekonomik şartlarında değerlendirilmeye kalkılırsa, hata kaçınılmaz olur.
"Tarih, milletlerin hafızasıdır" tezinden hareketle, eğer hafızada doğru ve gerçek bilgiler yoksa milletlerin akıbeti hiç de aydınlık olmaz. Şairin dediği gibi: "Tarih tekerrürden ibarettir derler / Hiç ibret alınsaydı tarih tekerrür mü ederdi?"
Tarihî hatalara düşmemek, geleceği sağlam temeller üzerine inşa edebilmek için tarihten ders çıkarmalı ve tarihin tekerrürü önlenmelidir. İşte bunun için tarihle ilgili hâdiseleri objektif bir bakış açısının yanında, sorgulayıcı bir yaklaşımla, devrin şartlarını da dikkate alan akılla analiz etmeliyiz.



SULTAN VAHDETTİN NASIL BİR DEVLET DEVRALDI?

Sultan Vahdettin tahta çıktığında, Osmanlı'nın içerideki durumu içler acısıdır. Batı, yıllardır savaşla yapamadığını, içerideki satılmış hainleri eliyle kısa sürede başardı. İçteki satılmışlar devletin önemli makamlarını işgal ederek, devlette kadrolaştılar. Bu hain kadrolar, haçlı devletlerinin elçileri gibi çalıştılar.
Bu vatan haini kadrolar, devletin işleyen düzenini o kadar lâçkalaştırmışlardı ki, akla gelmeyecek entrikalarla padişahlar tahttan indiriliyor, şehzadeler fail–i meçhul cinayetlere kurban gidiyordu. Sabah erken kalkan, kabinesini kuruyor, akşama sadrazam (başbakan) makamına oturuyordu. Bu bozuk düzene, bir de vatanın dört yandan işgal edilmesi eklenince, iş içinden çıkılmaz bir hâl almıştı.
I. Dünya Savaşı'nın galip devletleri Osmanlı'nın topraklarının her bir tarafını işgale başlamışlardı. Düşmanın işini kolaylaştıran o kadar çok unsur vardı ki, başarısız olmaları hemen hemen imkânsız gibiydi. Düşman, devletin güçsüzlüğünün her zerresinden azamî derecede istifade ediyordu. Osmanlı toprakları üzerinde yıllarca, barış ve huzur içinde yaşayan farklı ırk ve dinlere mensup tebaaları ayaklandırdılar.
Farklı din ve ırka mensup olanlar ayaklanmış, Osmanlı'ya karşı, galip devletlerle, özellikle de İngiliz'le işbirliğine girmişlerdi.
Bütün bunların yanında bir de devletin başkenti işgal altında bulunuyordu. Düşman devletlerin gemileri toplarını devletin idarî binalarına çevirmişti. Daha açık bir ifade ile devletin kalbi, düşmanın eline geçmiş bulunuyordu.
İşte böyle bir zamanda Sultan Vahdettin tahta çıkmış, Osmanlı'nın idaresini ele almıştır. Bu kadar ağır şartlar altında tahta çıkan Sultan Vahdettin, hiç şüphesiz yapılması gerekenleri hatta fazlasını, şartlar çerçevesinde yapmıştır.
Yaklaşık olarak yüz eli seneyi aşkın bir zaman diliminin birikmiş sorunları ve problemleri bir yumak hâlinde Sultan Vahdettin'in kucağına düşmüştür. Yüz elli yıllık birikimin hesabını bir insana fatura etmek hiç de âdil bir yaklaşım olmasa gerek..

SULTAN VAHDETTİN
DEVRİNDE DÜNYA
Bu noktada üzerinde çok konuşulan, özellikle resmî tarih tarafından vatanı satmakla suçlanan Osmanlı'nın son padişahı Sultan Vahdettin'dir. Bazı kesimler, Sultan Vahdettin'e hakareti o kadar ileri götürdüler ki, vatan hainliğinin yanında, şahsiyetini ayaklar altına alarak, belden aşağı saldırdılar. Son Osmanlı Padişahı Sultan Vahdettin, hain midir yoksa vatansever midir? Bu yazımızda, tarihî belgeler ve doğru kaynaklar ışığında bu sorulara cevap arayacağız. Sultan Vahdettin, 4 Temmuz 1918 günü tahta çıktı. Bu yazımızda 4 Temmuz 1918 ile 17 Kasım 1922 yılları arasına bakacağız, yani Sultan Vahdettin'in tahtta kaldığı zamana. Sultan Vahdettin ile ilgili sağlıklı değerlendirmenin ilk koşulu, o devrin dünyasına ve Osmanlı'nın bu dünyadaki durumuna bakacağız.
Dünya devletleri I. Dünya Savaşı'ndan çıkmış, herkes savaşın sonuçları ile meşgul olmaktadır. Galip devletler, mağlûpları köşeye sıkıştırmış, onlardan alabilecekleri tavizin en fazlasını almaya çalışıyor.
Bu galip devletlerin başında da İngilizler bulunmaktadır. İngilizler, adları ile müsemmalaşmış 'İngiliz oyunu' oynuyorlardı. Osmanlı devleti uzun yılların verdiği yorgunluk ve yıpranmışlığın neticesini yaşarken, bir de I. Dünya Savaşı'nın mağlûpları arasında yer alınca, yüzyıllardır fırsat kollayan batı, aradığını bulmuş oldu.
Batı, Osmanlı'yı altı yüz yıldır böyle yakalayamamıştı. Bu noktada tarihçi Yılmaz Öztuna bu dönemi şu ifadelerle anlatmaya çalışır:
"Birinci Cihan Harbi'nden sonra Türk milleti, 2650 yıllık tarihinin en zavallı yıllarını yaşadı."(2)
Haçlı zihniyetli batılı devletler, yüzyıllardır dört gözle bekledikleri fırsatı ellerine geçirmişlerdi, bu fırsatı hiç bırakırlar mıydı?

SULTAN VAHDETTİN'İN
VATANI KURTARMA
ÇABALARI
Sultan Vahdettin tahta çıktığı andan itibaren, devletin düştüğü bu durumdan nasıl kurtarılabileceği, bunun için neler yapılabileceği hesaplarını yapmaktadır. Tahta çıkmasının ardından gelen acı haberlerden biri de İzmir'in işgalidir.
Sultan Vahdettin devrinin Mabeyin Başkâtibi Ali Fuad Türkgeldi hatıratında, İzmir'in Yunalılar tarafından işgali padişaha haber verildiği anı şöyle anlatmaktadır:
"Sultan Vahdettin "Sarayda toplanan 'Şura–yı Saltanat'ta kısa bir konuşma yapar, konuşmadan sonra meclisten çıkar. O sırada Abdülmecit Efendi padişahın koltuğuna girer, orta kattaki daire–i hususiyyelerine avdet etmek üzere melül ve mahzun bir hâlde servis merdivenlerinden inerken iki gözünden yaş akarken, "Karılar gibi ağlıyorum" diyordu."(3)
Sultan Vahdettin yaşananlardan o derece rahatsızdır ki, sağlığı dahi bozulmuştur. Bu durumdan bir çıkış yolu olmalıdır, ama nasıl? Bu kadar sıkıntının arasında tek güzel şey Anadolu'da yer yer meydana gelen kıyam hareketleridir. Anadolu'da halkın yer yer ayaklanarak işgal kuvvetlerine karşı küçük çaplı başarı haberleri, Sultan Vahdettin'in tek tesellisidir. Anadolu insanındaki bu hareketlilik, Sultan Vahdettin'in umutlarını yeşertir. Uzun zamandır düşündüğü; fakat kimselere açmadığı plânları vardır. Anadolu'dan gelen haberlerle, devletin kurtuluşunun ancak Anadolu'dan olacağına iyice inanmıştır.
Sultan Vahdettin, İstanbul'un düşman filoları tarafından kuşatıldığını ve topların saraya çevrildiğini görür görmez, hemen yakın kumandanlarla Anadolu'da İstiklâl tohumlarının nasıl atılacağını müzakere etmeye başlar.(4)
Son Sadrazam (Başbakan) Tevfik Paşa'nın oğlu olan Ali Nuri Oktay da Sultan Vahdettin'in yaveridir. Ali Nuri Oktay, Üstad Necip Fazıl Kısakürek'e Anadolu'dan gelen haberleri Sultan Vahdettin'in nasıl karşıladığını şöyle anlatmaktadır.
"Kuva–yı Milliye hareketleri üzerine her muvaffakiyet haberini alışında derinden bir 'oh' çeker, ferahlar ve dünyaya yeni gelmiş gibi olurdu. Bu manzara, benim gözlerimle tespit ettiğim ve Allah ile kul huzurunda her an tekrarından çekinmeyeceğim bir hakikîlik ve samimîlik ifadesidir."(5)



ANADOLU’YU AYAĞA KALDIRACAK BİR ADAM ARANIYOR

Sultan Vahdettin, kurtuluş hareketinin Anadolu'dan başlayacağına kesin olarak karar vermiştir. Bu hareketi kim başlatacak, buna öncülüğü kim yapacaktır? Sultan Vahdettin sürekli yakın çevresi ile bunun müzakerelerini yapmaktadır. Erenköy'de yapılan bu toplantıların birinde, "Anadolu'ya kimi gönderelim?" sorusunun müzakeresi yapılır.
"Osmanlı kurmayları Mart 1919'un bir gecesinde Erenköy'de yaptıkları bir toplantıda, liderliğin Nuri paşa'ya mı, Miralay Re'fet Beye mi yoksa Mustafa Kemal'e mi verileceği tartışılmıştır."(6)
Daha sonra bu toplantıda alınan kararlar Sultan Vahdettin'e sunulmuş, ancak Sultan, kendisine sunulan isimler üzerinde karar verememiştir. Sultan Vahdettin'in aklında bir isim vardır; fakat bu isimle ilgili kendisine bir teklif gelmemiştir. Kimdir Sultan Vahdettin'in aklındaki isim? Bu isim Mustafa Kemal'dir.
Sultan Vahdettin'in Mustafa Kemal ile tanışıklıkları veliahtlığı dönemlerine kadar gider.
"Şehzade Vahdettin'in Almanya ve Avusturya seyahatlerinde kendisinin yaveri olan Mustafa Kemal, padişah olduktan sonra da bir süre fahrî yaverliğini sürdürdü."(7)
Sultan Vahdettin, Mustafa Kemal'e güvenmektedir, onun bu işi herkesten iyi yapacağına inancı tamdır. Uzun yıllar Türkiye Cumhuriyeti Genel Kurmay Başkanlığı yapmış olan Mareşal Fevzi Çakmak konu ile ilgili olarak refikası Fitnat hanıma şu açıklamayı yapmıştır:
"Fitnat. Öyle bir şey biliyorum ki, ortaya çıkıp söylememe bugüne kadar ki tutumumuz ve davranışlarımız müsait değil. Mecburum, bu sırrı kendimle beraber mezara götüreceğim."
Ve işte Mareşalin senelerce sakladığı büyük sır ki, Sultan Vahdettin'in vatansever bir insan olduğunu ve kurtuluşu Anadolu'da gördüğünü apaçık göstermektedir.
Dinleyelim Fevzi Paşayı:
"Mütareke senesinde, bir cuma selâmlığından sonra Sultan Vahdettin beni huzuruna kabul etti.
"Paşa, durumu görüyorsunuz. Bu işler ancak Anadolu'da teşkilâtlanarak kurtarılabilir. Bana Anadolu'da teşkilât kuracak, memleketi şu karanlık durumdan kurtarabilecek paşaların bir listesini yapıp getirin."
Ertesi cuma, yine selâmlıktan sonra huzuruna girip hazırladığım listeyi verdim. Dikkatle okuduktan sonra, bir müddet sustu. Sonra yarı kapalı gözleriyle ağır ağır, tane tane konuşmaya başladı:
"Paşa, Mustafa Kemal Paşa hırsız mıdır?"
"Hâşâ Padişahım."
"Bir namussuzluğu, ahlâksızlığı var mıdır ?"
"Hâşâ Padişahım."
"Beceriksiz ve kabiliyetsiz midir?"
"Hayır, efendim. O hepimizden bilgili, kabiliyetli ve dinamiktir."
"O hâlde bu listeye niçin onun adını yazmadınız?.."
Hiç düşünmeden cevap verdim:
"Padişahım, Mustafa Kemal Paşa yenilik, bilhassa öteden beri Cumhuriyet taraftarıdır."
Padişah elindeki kâğıdı atar gibi masanın üzerine bıraktı... Ayağa kalkıp pencereye döndü. Limanda demirli İtilâf devletleri (İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan) gemilerini göstererek:
"Paşa, Paşa...! Bu gemileri görmek kanıma dokunuyor. Bu memleket kurtulsun da isterse Cumhuriyet olsun... Kendine selâmla birlikte tebliğ ediniz, haftaya cuma günü Mustafa Kemal Paşayı göreceğim."(8)

SULTAN VAHDETTİN
MUSTAFA KEMAL İSMİNDE ISRARLIDIR
Padişaha, Mustafa Kemal ile ilgili aynı uyarıyı başkaları da yapmıştır. Sultan Vahdettin'in çevresinde bulunanların bir kısmının Mustafa Kemal ismine itirazları vardır.
"Sami Bey ve Harbiye Nazırı Şakir Paşa, Mustafa Kemal'in Cumhuriyetçi olduğunu ve Hanedanı devre dışı bırakabileceğini hatırlatmışlarsa da, Padişah önemli olanın Hanedan değil; vatan ve devlet olduğunu ifade etmiştir."(9)
Padişahın bu kadar istekli, hevesli ve güvendiği isim olan Mustafa Kemal bu duruma ne diyor? O zamanlarda niyet ve ideali nedir? Bu konu için, Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in Vahdettin'in yaveri, Ali Nuri Oktay ile yaptığı mülâkata bakacağız. Yaver Ali Nuri:
"Ben Mustafa Kemal Paşayı büyük asker ve kumandan tanırım. Öbür meziyetleri üzerinde söyleyecek bir sözüm yoktur. Mustafa Kemal Paşanın gayesi, o zamanki hükümete girmekten başka bir şey değildi. Hem de birçoklarının sandığı gibi Harbiye Nazırı olmak değildi. Sadrazam olmak gayesini güdüyordu."(10)
Netice itibarîyle Sultan Vahdettin, Mustafa Kemal ile görüşür. Hatta bu görüşmelerin birçok kez tekrarlandığı bildirilmiştir. Tarihçi Ahmet Akgündüz bu durumu şöyle anlatmaktadır:
"Filonun geldiği Kasım 1918' den Mayıs 1919'a kadar devam eden müzakereler sonucunda, Mustafa Kemal ile defalarca görüşmüş ve Yıldız Sarayı'ndaki son ve gizli görüşmede, Anadolu'ya görevli olarak gitmesine ve millî bir idare kurulmasına karar verilmiştir."(11)
Vahdettin'in ısrarlarına karşı Mustafa Kemal'in niyeti farklıdır. Bunu daha önce yazmıştık. Onun niyeti, İstanbul Hükümeti'ne baş olmaktır. Anadolu'daki bir harekete baş olmayı düşünmemektedir. Sultan Vahdettin ile Mustafa Kemal arasında geçen birçok görüşmenin neticesinde, Mustafa Kemal ikna edilir. İkna edildiği görüşmede yapılacak işler karara bağlanır. Bu son karar görüşmesinin yapıldığı anı Sultan Vahdettin'in yaveri Ali Nuri Beyden dinleyelim.
"Cuma selâmlığından sonra Mustafa Kemal Paşa huzura davet ve kabul edildi. Sultan Vahdettin, onu Anadolu'ya geçmeye ikna etti. Mustafa Kemal Paşanın huzura kabul edilişinden bir iki saat sonra Başyaver Naci Bey yaverler odasına geldi ve haykırdı:
"Hünkâr, Mustafa Kemal Paşayı ikna edebildi!" Bu haykırış, kelimesi kelimesine kulaklarımdadır."(12)
İş düşünce aşamasından çıkmış, karar verilmiştir. Bundan sonra yapılacak olan, yol hazırlığı ve gerekli tedbirlerin alınmasıdır.


SİZİ ANADOLU'YA,
MİLLÎ KIYAMA ZEMİN HAZIRLAMANIZ
İÇİN GÖNDERİYORUM
İşgal güçleri Anadolu'daki hareketlilikten rahatsızdır, Anadolu'daki bu başkaldırışı kırmak istemektedir. Bunu yapmaya kendi imkân ve güçleri yetmediği için, bunu içten birilerine yani işbirlikçilerine, Osmanlı'daki satılmış birtakım idareciye yaptırmak istemektedirler. Sultan Vahdettin de bunun farkındadır. İşgal devletlerinin bu amacı tam da Sultanın aradığı bir fırsattır. Özellikle İngilizlerin Anadolu'daki ayaklanmayı bastırma istekleri, diğerlerinden önde gelmektedir. Bu vaziyeti Üstad Necip Fazıl şöyle açıklar:
"Askerî salâhiyetler yanında mülkî yetkileri de bulunan Mustafa Kemal Paşa, bu huzursuzluğun hemen giderilmesini isteyen İngilizlere karşı şöyle izah edilmektedir:
"Huzursuzluğu giderecek, nizam ve asayişi getirecek ve şark ordusundaki mukavemeti kaldıracak olan general, işte bu zattır."
İngilizlere karşı bir aldatmaca zannıyla oynanan bu oyun, Vahdettin tarafından kendi öz hükümetine de aynı şekilde telkin edilmiştir."(13)
"Bu duruma özellikle İngilizleri inandırmak kolay olmamıştır. Sultan Vahdettin, üstün gayret ve çalışmaları neticesinde, İngilizleri Mustafa Kemal konusunda ikna etmiştir. 6 Mayıs 1919 tarihli Mustafa Kemal'in yetkilerini belirten talimat hemen yayınlanmıştır. Tam bir diplomasi oyunu oynanmaktadır. Bandırma vapuruna Mustafa Kemal ile birlikte kimlerin bineceği tespit edilmiş ve bunların vizeleri temin edilmiştir. Bütün bunlar, Sultan Vahdettin'in emriyle olmuştur. Her türlü masraf, padişahın özel imkânları ve gizli ödenekten karşılanmaktadır."(14)
Sultan Vahdettin, Mustafa Kemal'i hareket etmeden önce son bir kez daha saraya davet eder ve Mustafa Kemal'e son olarak şu talimatları verir:
"Paşa ülkeyi kurtarmak için İstanbul'dan herhangi bir hareket beklemeye imkân yoktur. İstanbul, vatanın kalbi olarak düşman pençesinin içindedir. Onu ve onunla beraber topyekûn vatanı vücuddan, vücudun kalbi çevreleyici temel azalarından başka hiçbir şey kurtaramaz. O da, imparatorluğun şu anda kalple rabıtaları büsbütün çözülmüş eczasından sonra elde kalan mazlum ve çilekeş ana vatandır. Yani Anadolu!.. Anadolu'ya geçmek ve orada millî bir kıyama zemin açmak lâzımdır!
Sizi Anadolu'ya, işte bu millî kıyam zeminini açmanız için gönderiyorum! Düşman kuvvetlerine, hususîyle İngilizlere ve hükümete karşı gidiş sebebiniz ayrıdır. İşgal kuvvetleri, sizin Samsun'da asayişi iade edeceğiniz ve şarktaki ordu mukavemetini kaldıracağınız kanaatini beslemektedir. Gerçek sebebi ise, yalnız siz ve ben bileceğiz. Millî mukavemet ruhu Anadolu'nun her yerinde hissedilir şekilde parça parça kendisini göstermeye başlamıştır. Size düşen iş, bu ruhu büsbütün alevlendirerek, orduyu da içine alan bir daire merkezinde bütünleştirmek ve teşkilâtlandırmaktır. Henüz haber almış bulunduğumuza göre, Yunanlılar İzmir'i işgale başladılar. Öbür işgal mıntıkaları da malûmunuzdur… Artık Yunanlıya kadar yol veren bu son işgal, eminim ki, büyük bir millî infial ve karşı koymaya vesile olacaktır. İçinde bulunduğumuz belâlı şartlar karşısında, tek merkezli ve yekpare bir millî hareket üzerimize farzdır. Böyle bir hareketin sevk ve idaresini hangi kumandana emanet edebileceğimi uzun uzun düşündüm. Nihayet, taşıdığınız vasıflar bakımından sizi buldum! Bahanelerin her tarafa emniyet verici en münasibiyle de alâkalı makamlara derhâl tayininizi irade ettim."(15)
Birçoklarının Sultan Vahdettin'le ilgili yaptığı suçlamaların başında bizzat kendisinin niçin Anadolu'ya geçmediği yönündedir. Sultan Vahdettin'in Anadolu'ya niçin geçmediğini yine kendi dilinden aktaralım. O, bu sözlerini de Mustafa Kemal'e Samsun'a hareket etmeden önce söylemiştir. Üstad Necip Fazıl'dan dinliyoruz:
"… Eğer ben gizlice hazırlanıp Anadolu'ya ve millî mukavemetin başına geçecek olursam, bu teşebbüs millî kıyamı en üstün dereceye çıkarır amma, milletimiz için bir felâket, intihar gibi bir şey olur. O zaman itilâf kuvvetleri şu andaki tereddütlü vaziyetlerini bir anda değiştirirler, toparlanırlar, işin aldığı ehemmiyet karşısında topyekûn üzerimize saldırırlar ve topyekûn tasfiyemize giderler. Hareketi de, artık ikinci bir davranışa imkân bırakmamacasına bastırırlar."(16)



SULTAN VAHDETTİN
VATANIN KURTULUŞU İÇİN

KENDİNİ FEDA ETTİ
Sultan Vahdettin bazılarının dediği gibi, işgal kuvvetleri ile işbirliği yaparak, Anadolu'daki kıyamı bastırmaya çalışmamış, bilakis İstanbul'daki işgal kuvvetlerine karşı bir paratoner (yıldırımkıran) vazifesi görmüştür. Belki yıllarca yanlış anlamaya sebep olacak, hatta hain damgası yiyecek ve ardından lânetler okunacak bir hareketi, sırf vatanın selâmeti ve kurtuluşu için yapmıştır. İşte bunun için çok rahatlıkla denilebilir ki, Sultan Vahdettin vatanın kurtuluşu için kendini feda etmiştir.
Mustafa Kemal'e söylediklerine dönelim:
"… Millî şahlanışın muvaffak olabilmesi için mutlaka İstanbul'un, devlet ve padişah dışında vücut bulması ve düşmanlarımıza azamî telâş ve dehşet hissini vermeyecek çapı muhafaza etmesi lâzımdır. Hatta bu hareket, bana ve hükümetime aykırı diye de gösterilebilir."(17)
Sultan Vahdettin ile Mustafa Kemal'in arasında geçen son sözler şunlar olmuştur:
Padişah'ın "Cenab–ı Allah muvaffak etsin." sözlerinden sonra, Mustafa Kemal, "Bazı fesad ehlinin kendisi hakkında yanlış şeyler nakledebileceklerini ve bunlara inanıp sadakatinden şüphe etmemesini arz eyledi."
"Netice de itilâf devletleri yüksek komiserliğinden Mustafa Kemal'in vizesini alan, elindeki imkânlarla onu destekleyen ve Samsun'a çıkması için yeterli bir vapur hazırlatan Sultan Vahdettin, Mustafa Kemal'in 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ulaşmasından sonra da hükümeti vasıtasıyla ve şifrelerle Mustafa Kemal'i desteklemeye devam etmiştir. 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktığında, halkın gösterdiği büyük alâka üzerine, İngilizler, Osmanlı devleti tarafından başka maksatla gönderildiği konusunda ciddî manada şüphelenmişlerdir."(18)



MECLİS’İN AÇILMASI VE
VAHDETTİN’E BAĞLILIK MESAJLARI

Mustafa Kemal, Anadolu seferine Samsun'dan başlar. Amasya, Erzurum, Sivas ve çevre vilâyetlerde toplantılar yapılır. Vatanın kurtarılması için kıyama kalkmış olan Anadolu bir kıvılcım beklemektedir. İşte o kıvılcım da, Sultan Vahdettin'in emri ile Anadolu'ya geçen Mustafa Kemal tarafından çakılacaktır.
Anadolu'nun bütün vilâyetlerine haberler salınır, toplantılar yapılır ve sonuçta Ankara'da toplanma kararı alınır. Mustafa Kemal Ankara'ya gelir. Ankara'da yapılan çalışmalar neticesinde yeni bir Meclis'in kurulması kararına varılır.
Anadolu'nun değişik vilâyetlerinden gelen milletin temsilcileri ile 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi resmen kurulur ve açılışı yapılır. İlk günkü toplantıda, Meclis mensuplarının kimlik tespitleri yapılır. İkinci gün oturumda ilk sözü Mustafa Kemal alır ve konuşmasının bitiminde Antalya Mebusu Hamdullah Suphi de söz alır ve son günlerde ortalıkta dolaşan bir fitne ve fesada değinir. Der ki:
"Hilâfet makamı ve saltanatla ilgili birçok dedikodu dolaşmaktadır. Bu dedikodulara bir son vermek için Meclis ortak bir beyanname yayınlasın." Suphi Beyin bu teklifi oylanır ve oy birliği ile kabul edilir.
25 Nisan Pazar günü saat 17'de, Celaleddin Arif Bey başkanlığında toplanan Meclis'te Hamdullah Suphi Bey, ilk Meclis'in ilk beyannamesini okur… "İrade–i Milliye" gazetesinin 6 Mayıs 1920 tarihli nüshasında yayınlanan bu beyanname şöyledir:
"Büyük Millet Meclisi'nin memleketine beyannamesi: Anadolu'nun her köşesinden gelen vekillerimizin teşkil ettiği Büyük Millet Meclisi, olanı biteni dinleyip anladıktan sonra millete hakikati söylemeye lüzum gördü. İngilizler tarafından satın alınan ve milleti birbirine düşürmek maksadını güden bazı hainler sizi aldatmak için türlü türlü yalanlar söylüyorlar. İzmir vilâyetinin, Antalya'nın, Adana'nın, Antep'in, Maraş ve Urfa havalisinin düşmanlar tarafından işgali üzerine silâhına sarılan milletdaş ve dindaşlarınızı yine size mahvettirmek için padişah ve halifeye isyan sözünü ortaya atıyorlar… Millet Meclisi, halife ve padişahımızı düşman tazyikinden kurtarmak, Anadolu'nun şunun bunun elinde parça parça kalmasına mani olmak, payitahtımızı yine anavatana bağlamak için çalışıyor. Biz vekilleriniz Cenab–ı Hak ve Resûl–i Ekrem'in namına yemin ederiz ki, padişaha ve halifeye isyan sözü, bir yalandan ibarettir ve bundan maksat, vatanı müdafaa eden kuvvetleri, aldatılan Müslümanların elleriyle mahvetmek ve memleketi sahipsiz ve müdafaasız bırakarak elde etmektir…" Beyanname bu şekilde devam eder.
İlk Meclis'in mebusları bu ve benzeri dedikoduları kökünden halletmek niyetindedirler. Hem dedikoduları ortadan kaldırmak, hem de padişaha bağlılığı teyit için bu defa da 26 Nisan 1920 tarihindeki oturumda İzmir Mebusu Sırrı Bey söz alır. Konuşmasının sonunda şöyle bir teklifte bulunur:
"…Bütün emeklerimizi yalnız sizin hümayunlarınız uğruna vakfetmişiz, başka emelimiz yoktur. Sizi ve bizi sevmeyenlerin padişahla tebaası arasına ayrılık ve düşmanlık sokmak isteyenlerin maksadı, elbetteki bizim meşrû hareketlerimizi size ters göstermek olacaktır. Onun için Meclisimiz namına Riyaset Divanı'ndan hak–i payı hümayuna bir telgraf çekilsin."(19)
Sırrı Beyin bu teklifi oylanır ve oy birliği ile kabul edilir. Kabul edilen teklifte, telgrafı yazmak üzere Meclis'in Riyaset Divanı'na yetki verilmiştir. Divan, telgraf metnini yazar ve bir sonraki oturumda Hamdullah Suphi Bey, Padişaha gönderilecek telgraf metnini okur. Uzun bir metin olan bu telgraf o günlerde "İrade–i Milliye" gazetesinde yayınlanır.
Telgrafın bazı bölümlerini burada aktaracağız.
"Halife ve Hakan Akdesimiz Efendimiz!" diye başlayan telgrafın ileriki satırlarında şunlar yazmaktadır:
"Hanedan–ı saltanatı hümayunlarının cedd–i mübarek–i mübecceli olan Sultan Osman, tarih–i millimizin mes'ûd ve müteyemmen bir gecesinde, hatırası nesillerden nesillere intikal eden bir rüya görmüştür. O rüyanın, üç kıta üstüne gölgesini salan ve altında yüz milyonluk bir âlem barındıran kudsî ağacından artık bütün dallar kesilmiş ve ortada yalnız muazzam bir gövde kalmıştır. O gövde Anadolu'dur ve onun kökleri çok derin gitmek üzere bizim kalplerimizin içindedir. Ecdad–ı kiramın Rumeli'de, kendi başına bir cihan olan kıtaları fetih ve istilâ ederken, ordularını bu Anadolu topraklarından davet eder ve uzak memleketlerin büyük ana hatlarını, askerî yollarını muhafaza ettirmek üzere yine Anadolu'dan ahali celbleri ve en mühim noktalarda iskân ederlerdi…"
Yapılacak işler ve padişaha bağlılık uzun uzun anlatıldıktan sonra şu cümlelerle biter:
"Padişahımız! Kalbimiz hiss–i sadakat ve ubudiyetle dolu, tahtınızın etrafında her zamandan ziyade daha sıkı bir rabıta ile toplanmış bulunuyoruz. İçtimanın ilk sözü halife ve padişahına sadakat olan Büyük Millet Meclisi, son sözünün yine bundan ibaret olacağını südde–i seniyyelerine en büyük tazim ve huşû ile arz eder."(20)



ZAFERLE BERABER
VAHDETTİN’İN DIŞLANMASI

Aradan zaman geçer, Anadolu'da başlayan kıyam bütün şiddeti ile devam eder, bütün işgal devletleri teker teker yurttan kovulur. Anadolu'da bunlar olurken, İstanbul ile Ankara'nın arası yavaş açılmaya başlamıştır. O ilk Meclis'in açılışında padişah için söylenen sözler, yayınlanan bildiriler ve padişaha çekilen telgraflardan eser kalmamıştır.
Bu arada neler oldu da, Sultan Vahdettin'le, Mustafa Kemal'in arası açıldı? Zaten açık mıydı da iş, rayına oturtulana kadar belli edilmiyordu? Burasını fazla kurcalamayacağız. Tarihçi Yılmaz Öztuna 2650 yıllık Türk tarihini en ince ayrıntısına kadar kaleme aldığını, ancak Osmanlı'nın son beş yılını ve Cumhuriyet'in de ilk beş yılını yazamadığını söyler. Bunun nedenini şöyle açıklamaktadır:
"Bu devre üzerinde, siyasî cereyanların üstüne çıkarak tarih yazmak ve mütalâa serdetmek kolay değildir. Esasen bu devreye ait vesikalar yalnız Türkiye'de değil, dünyanın hemen bütün devletlerinde tarihçilerin istifadesine sunulmamıştır. Gizli vesikaların tedkıykı yasaktır. Türkiye Cumhuriyeti, 1914'ten sonraki arşiv vesikalarının incelenmesine izin vermemektedir."(21)
Son yıllarda arşivlerdeki yasak kalktı mı bilinmez; ancak bilinen bir şey var ki, o dönemlere ait hâdiseler üzerine serbestçe yazıların yazılamadığıdır.
En son, İzmir'in de düşmandan temizlenip Yunan'ın denize döküldüğü haberi İstanbul'a ulaştığında Sultan Vahdettin sevincinden bayram yapar. Bu haberin sevincinden Ayasofya'da mevlit okutturmuş, bu mevlide bizzat kendisi de katılmıştır.



AYASOFYA'DA

ZAFER KUTLAMA MEVLİDİ
Sultan Vahdettin'in Ayasofya Camii'nde okuttuğu mevlidi o tarihte İstanbul'da İtalyan Sefareti ikinci kâtibi olarak bulunan Sinyor Piyetro Quaroni bizzat takip etmiş ve bilahare "Croguis d'Ambassade" adıyla yayınladığı hatıratında bu mevlit cemiyetini teferruatıyla anlatmıştır. Okuyalım şimdi bu İtalyan sefaret kâtibinin yazdıklarını:
"Türk ordusu, bir semti alevler içinde yanan İzmir'e girmişti. Yunanistan'la yapılan harp artık sona ermişti. Birden koca şehri umumî bir hayret sardı.
Sultanın Ayasofya'da Türk kuvvetlerinin zaferini tes'id için, teberrüken mevlit okutacağı duyurulmuştu. Bu, cidden düşündürücü bir haberdi. Zira Ankara hükümeti, sultan hakkında fikrini, ona karşı neler taşıdığını artık gizlememekte idi. Ve sultan, kendini de devirecek olan kuvveti zafere ulaştırdığından ötürü Allah'a hamd edilmesini istiyordu. Tabi-î bu dinî merasim, bu ibadet, yalnız Müslümanlara mahsustu. Fakat Ayasofya'yı dolduracak mü'minlerin saflarına karışmak için öyle bir arzu ve meraka tutulmuştum ki, büyük camiye gitmekten kendimi alamadım…"
Kâtip Ayasofya Camii'ne gider ve orada mü'minlerin vecd ve huşû içinde yaptıkları ibadetleri sonuna kadar seyreder, hatta kendisi de kılık kıyafetini değiştirdiği için, ibadetlerin bir kısmına katılır. Ayasofya'ya Sultan Vahdettin de gelmiştir. İtalyan kâtip mevlitin bitimini şöyle anlatır:
"… Hatip okumasını bitirdi, sonra hutbe okundu ve hutbe biter bitmez, orada bulunanların ağzından bir haykırış yükseldi.
"Kahrolsun gâvurlar!"
Şu anda kendimi bilhassa yalnız ve daha da fazla gâvur bulan ben itiraf ederim, hiç utanmadan itiraf ederim ki, ben de, tıpkı onlar gibi gırtlağım yırtıla yırtıla haykırdım:
"Kahrolsun gâvurlar!"
Namaz, mevlit ve dua bitince sert bir komut duyuldu. Birdenbire beliren iki dizi jandarma, halkı güçlükle ayırdı, dar bir yol açtı. Majeste Sultan Ayasofya'dan ayrılıyordu. Yanımdan geçerken dikkat ettim: Başını biraz sağına eğmiş, gözlerini hafifçe yummuş, dua okur gibi bir hâli vardı. Dirsekleri hâlâ açıktı. Yüzü çok sararmıştı… İstanbul hâlâ işgal altındaydı."(22)



SALTANAT KALKIYOR

Sultan Vahdettin İstanbul'da mevlit okutup hamd ederken, Ankara'dan iyi haberler gelmiyordu. 1 Kasım 1922 Çarşamba günü, saltanatın ilgası ile ilgili kanun, ilgili müşterek encümen tarafından hazırlanıyordu. Burada yaşananları Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü olan Hasan Rıza Soyak'ın hatıratından dinleyelim:
"Çok kalabalık olan odanın bir köşesinden müzakereleri takip etmekte bulunan Mustafa Kemal, daha fazla dayanamadı. Reisten söz istedi. Önündeki sıranın üstüne çıkarak, yüksek sesle:
"Efendiler! Hâkimiyet ve saltanat, hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat, kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına el koymuşlardır. Bu tasallutları altı yüz yıl devam ettirdiler. Şimdi de Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini bildirerek hâkimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline fiilen almış bulunuyor. Bu bir oldubittidir…
"…Burada toplananlar, Meclis ve herkes, meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde yine hakikat, usûlü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat, ihtimal bazı kafalar kesilecektir. İşin ilmî cihetine gelince, hoca efendilerin hiç merak ve endişe etmelerine mahal yoktur."(23)
Aradan üç yıl geçmiştir. Üç yıl önce bizzat Sultan Vahdettin'in emri ve talimatı ile Anadolu'ya gönderilen, gönderilirken de kendine maddî ve mânevî bütün imkânlar verilen Mustafa Kemal'deki bu değişikliğin sebebi nedir? Hatta Samsun'a çıkışın üzerinden yaklaşık bir yıl geçtikten sonra açılan Büyük Millet Meclisi'nin gerek açılışında, gerekse sonrasında saltanat ve hilâfete bağlılık mesajları verilmiş, bu kararlar meclisten oy birliği ile alınmıştı. Aradan geçen iki yıl içinde bu Meclis'e ne olmuştu? İki yıl önce padişahı ayakta alkışlayan Meclis, padişaha bağlılık mesajını oy birliği ile alıyordu. Aradan iki sene geçtikten sonra saltanatın ilgası oylandığında bir oy hariç, tamamının desteğini alıyordu.
Bu çelişkiye cevap olarak Kuva–yı Milliye'nin önde gelenlerinden ve Mustafa Kemal'in yakın arkadaşlarından Re'fet Paşaya kulak verelim.
Üstad Necip Fazıl, genç bir gazete muhabiriyken, 1924 yılında Re'fet Paşa ile yaptığı tren yolculuğunda, bu soruyu bizzat sorar ve Re'fet Paşa da şöyle cevaplar.
"Mustafa Kemal, bu davayı zafere taşıyana kadar gerçek bir idealizm plânında yürütmüştür. Taşıdığı kumandanlık ve liderlik vasıflarından ise, kimsenin şüphe etmesine imkân yoktur. Fakat zafer kazanıldıktan sonra etrafında öyle bir dalkavuk halkası peydahlanmıştır ki, ister istemez onu tesiri altına almış ve bütün suç bu halkada olmak üzere rejimin havasını bulandırmıştır. Benim bütün hıncım işte bu dalkavuklar halkasınadır."(24)
Savaş bitmiş düşmanlar kovulmuş, son olarak İngilizler de İstanbul'dan çekilmek üzeredir. Millet Meclisi, saltanatın kaldırılmasına karar verir. O sıralar Sultan Vahdettin bütün gayretlerine rağmen Ankara'ya ulaşamaz. Son zamanlarda aralarında zaten zayıf olan ipler kopmuştur. Özellikle İngilizlerin oyunu ve ortalığı bulandıran yalan yanlış haberleri, Sultan Vahdettin'in çevresinde bulunan insanları etkiler. Çevresi de Sultan Vahdettin'i etkiler ve ülkeyi terk etmenin en doğru yol olduğu kararına varırlar.


KURTULUŞUN DÜĞMESİNE BASAN VAHDETTİN

YURT DIŞINA ÇIKIYOR
Sultan Vahdettin'in ülkeyi niçin terk ettiği hususunda değişik görüşler ortaya atılmıştır. Bunlardan biri şudur: "Nasılsa vatan kurtulmuştur. Bundan sonra herhangi bir kargaşa ve karışıklığa sebep vermemek için vatanı terk etmiştir."
Bir başka terk ediş gerekçesi de; "Ankara'dan gelen olumsuz haberlerin çevresindekilerde oluşturduğu korku ve bu korku neticesinde, yeni hükümetin Vahdettin'e karşı şiddetle muamele edeceği, bu mânada can güvenliğinin bile olmayacağı" yönündeki telkinlerdir.
Bir diğer sebep de; "Ankara'nın oyununa gelerek kendi isteği ile yurt dışına gitmesidir. Eğer Sultan Vahdettin, gitmemiş olsaydı, Ankara hükümeti onu zorla gönderecekti. Zorla gönderdiğinde, mazlum durumuna düşecek, bu durum da Ankara'nın başını ağrıtacak, işini zora sokacaktı."
Sultan Vahdettin'in yurt dışına çıkarken, devlet malından yanına tek bir parça dahi kıymetli eşya almadığı, taraflı tarafsız herkesin ortak beyanıdır. Sultan Vahdettin, bir sonbahar günü, doğup büyüdüğü vatan toprağından, bir daha dönmemek üzere ayrılırken, devletin malı olan ve Topkapı sarayındaki değerli mücevherlerden bir tekini bile yanına almamıştır. Onun ne kadar dürüst ve şerefli bir insan olduğunu, Sultan Vahdettin'in sözü ile kendisine ihanet eden Mustafa Kemal bile doğrulamaktadır.
Vahdettin'in ölüm haberini duyan Mustafa Kemal şöyle demiştir:
"Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi, Topkapı Sarayı'nın bütün mücevherlerini götürür ve öyle bir ordu kurup dönerdi ki…"(25)
O milletin malına dokunmadı, ömrünün yurt dışında geçen zamanları sefalet ve büyük sıkıntılar içinde geçti.
Murat Bardakçı'nın eserinden sadeleştirerek yazan Akgündüz, Sultan Vahdettin hatıratında şunları söylemektedir:
"Mütareke günlerinde (1918) I. Cihan Harbi'nin neticelerinden sorumlu olan suçlulardan bana miras kalan ve birbirini takip eden musibetlere karşı, sadece ve sadece şahsımı siper eyledim.
Aslında bir taraftan tehlikeli bir yerde kalan hilâfet merkezinde savaştan galip çıkan İtilâf devletleri ile yüz yüze olmak ve onlar tarafından sıygaya çekilmek ve diğer taraftan Anadolu'yu istilâ eden Yunanlılara mukabele için mümkün ve mahrem vasıtalarla Anadolu'ya memur eylediğimiz yaverlerimizden Mustafa Kemal'in ihaneti ve bize karşı takındığı isyankâr tavrı karşısında kalmıştım."(26)


VAHDETTİN OLMASAYDI,
İSTİKLÂL HARBİ OLMAYACAKTI
Necip Fazıl'ın, Mustafa Kemal'in yakın arkadaşlarından Re'fet Paşa ile 1924 yılında yaptığı tren yolculuğuna dönelim ve Üstadın Sultan Vahdettin ile ilgili sorduğu soruya Re'fet Paşanın verdiği cevaba bakalım:
"Şu, İtalya'da sürünen Vahdettin'in endamına bak! Bu talihsiz hükümdar, vatanını kurtarmak için elinden geleni yapmış amma sonunda kimseye yaranamamış olmak şöyle dursun, ismi vatan hainine çıkarılmış bir bedbahttır. Ben onun, Mustafa Kemal'i bu işe sevk ve teşvik eden tek adam olduğunu yakından biliyorum. Elbette bu hakikat bir gün tarihe intikal edecektir."(27)
Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in, bu söyleşiyi yaptığı tarih 1924'tür. Bu tarihte Sultan Vahdettin hayattadır, aradan yaklaşık otuz yıl geçer. Tarih ellili yılların başıdır. Üstad Büyük Doğu mecmuasını çıkarmaktadır. Bir toplantıda, Re'fet Paşa ile karşılaşır ve aynı soruyu otuz yıl sonra tekrar sorar. Soru Sultan Vahdettin'dir. Re'fet Paşa otuz yıl evvel verdiği cevaptan farklısını vermez:
"Sultan Vahdettin Birinci Dünya Savaşı'ndan sonraki felâketi, millete hiçbir ferdin hissedemeyeceği mikyasta derinden duymuş, vatanın kurtarılması yolunda genç kumandanları Anadolu'ya dağıtmış ve bu işin başına geçmesi için de maddî ve mânevî her fedakarlığı göstererek Mustafa Kemal'i seçmiş ve onu Anadolu'ya göndermiş olan insandır!"(28)
Necip Fazıl Kısakürek der ki:
"Eğer son Osmanlı Padişahı VI. Mehmed Vahdettin olmasaydı, İstiklâl Harbi olmayacaktı."(29)
Bütün bu anlatılanlardan çıkan sonuç şudur: Resmî tarihin yazdığı gibi Sultan Vahdettin vatan haini değildir. Osmanlı sultanları içinde hataları, kusurları, günahları olanları olmuştur. Ancak vatan haini, namusuz/ırz düşmanı ve dinsizi asla olmamıştır.
Sultan Vahdettin de bir insandı, hiç şüphesiz onun da hataları vardı. Bu yazıyı okuyan okuyucu şunu diyebilir: "Şartlar ne olursa olsun, İngiliz gemisi ile yurt dışına çıkmayacaktı." Bu düşünce doğru olabilir.
Ya da "Padişah niçin Anadolu'ya bizzat geçmedi, Anadolu'daki kıyama bizzat kumandanlık etmedi? Böyle yapsaydı, bugün elimizdeki topraklardan daha fazlası bizde olabilirdi." Bu tez de doğru olabilir. Bu tezlerin doğru olması, Sultan Vahdettin'in vatan haini olduğunu göstermez. Elbetteki Sultan Vahdettin, ceddi Osman Gazi, Yıldırım Beyazıt, Fatih Sultan, Yavuz Selim ayarında değildi. Biz onun büyük kahraman olduğu iddiasında değiliz, hatta kahraman olduğunu da söylemiyoruz. Bizim anlatmaya çalıştığımız onun vatan haini olmadığı, uğradığı iftirayı hiç de hak etmediğidir. Haksızlığa uğramıştır, bu haksızlıktan dolayı da mazlum durumuna düşmüştür.
Abdülhakim Arvasî Hazretlerinin 1940 yılında söylediği şu söz son derece isabetlidir ve manidardır:
"Biz Sultan Aziz'in ahını çekiyoruz. Sultan Hamid'in ahına daha sıra gelmedi. Biz bu hanedana yapılan zulme kayıtsızlığımızın cezasını çekiyoruz. Hanedan bedduası müthiştir. Bizim ecdadımız, hanedan bedduasından korkardı. Çünkü onların liderlikleri Allah'ın tensibi, takdiri ve kendi bileklerinin hakkıydı. Birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi, kimse onları Türk milletinin başına memur olarak koymamıştır."(30)



Dipnotlar:
1– Beyan Dergisi, sayı: 2, Nisan 1999
2– Yılmaz Öztüna, "Büyük Türkiye Tarihi", Ötüken Yayınevi, İstanbul 1983, c.7, s.312
3– Mustafa Müftüoğlu, "Yalan Söyleyen Tarih Utansın", Emre Yayınları, İstanbul 2000, 10. baskı, c. 3, s.286
4– Ahmet Akgündüz, Said Öztürk, "Bilinmeyen Osmanlı", Osmanlı Araştırmaları Vakfı, 1999 İstanbul, s.299
5– Necip Fazıl Kısakürek, "Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin", Büyük Doğu Yayınları, 3. baskı, s.169
6– Ahmet Akgündüz, Said Öztürk, a.g.e., s.301
7– Ahmet Akgündüz, Said Öztürk, a.g.e., s.299
8– Vehbi Vakkasoğlu, "Son Bozgun", Timaş, İstanbul, 1990, c. 1, s.134–135,
9– Ahmet Akgündüz, Said Öztürk, a.g.e., s.301
10– Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s.170
11– Ahmet Akgündüz, Said Öztürk, a.g.e., s.299
12– Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s.170
13– Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s.173
14– Ahmet Akgündüz, Said Öztürk, a.g.e., s.301
15– Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s.177
16– Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s.178
17– Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s.178
18– Ahmet Akgündüz, Said Öztürk, a.g.e., s.300
19– Mustafa Müftüoğlu, a.g.e., c. 3, s.273
20– Mustafa Müftüoğlu, a.g.e., c. 3, s.276
21– Yılmaz Öztüna, a.g.e., c. 7, s.312
22– Mustafa Müftüoğlu, a.g.e., c.3, s.288
23– Mustafa Müftüoğlu, a.g.e., c.3, s.288
24– Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s.195
25– Ahmet Akgündüz, Said Öztürk, a.g.e., s.302
26– Ahmet Akgündüz, Said Öztürk, a.g.e., s.302
27– Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s.195
28– Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s.196
29– Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s.178
30– Zafer Dergisi, sayı: 213, yıl: 1994