Modern astronomi biliminin doğuşunda, Ortaçağ Müslüman astronomlarının katkısı olduğu, bilim tarihçileri tarafından genellikle kabul edilmektedir. Ancak, Müslümanların astronomi ilmine yapmış oldukları katkıların Avrupa’ya intikal etmesiyle ve orada, Kopernik, Tycho Brahe, Galile, Kepler, Descartes ve Newton gibi büyük ilim adamlarının çalışmalarıyla yavaş yavaş gelişen ve Batlamyus-Aristoteles astronomi anlayışının yerini alan yeni astronomi ile Müslümanların temasları şimdiye kadar araştırılmamıştır. Bu temas nasıl başlayıp sürdürülmüştür ve Müslüman astronomların yeni astronomi karşısındaki tavırları ne olmuştur? Avrupa’da büyük polemiklere sebep olan Kopernik’in helyosantrik sistemi, İslâm dünyasında nasıl karşılanmıştır? Bu yeni astronomi biliminin transfer şekli ve seviyesi ne olmuştur? Ayrıca, Müslümanlar bu yeni Batı astronomisini ilk iki asır boyunca nasıl ve ne şekilde transfer etmişlerdir? Yedinci ve sekizinci yüzyıllarda İslâmiyet’in zuhurundan sonra, Grek ve Hint astronomisi karşısında takınılan tavırlar ile onyedinci yüzyılda başlayan bu yeni karşılaşmadaki tavır, tutum farkları nedir?

Bu soruların çoğu hâlâ cevap bekleyen ve üzerinde araştırma yapılması gereken konulardır. Tespit edilebildiği kadarı ile bu yeni astronomi biliminin İslâm dünyasına girişini ele alan geniş çaplı herhangi bir çalışma mevcut değildir. Ancak Osmanlı Bilim Tarihi çerçevesinde Adnan Adıvar’ın Osmanlı Türklerinde İlim adlı eserinde konuya çok kısa atıflar yapılmış ve konu, “Osmanlı Devleti’ne 19. Yüzyılda Bilimin Girişi ve Bilim-Din ilişkisi Hakkında Bir Değerlendirme Denemesi” adlı çalışmamızda din-bilim ilişkisi açısından ele alınmıştır. Bu yeni araştırmamızda yukarıdaki soruların hepsine cevap vermek iddiası yoktur. Amaç, konu ile ilgili orijinal kaynaklar üzerinde yıllardan beri sürdürülen araştırmaların ilk neticelerini ortaya koyarak bu suallerin bazılarına cevap aramak, yukarıda ileri sürülen sorulara yenilerini eklemek ve meslektaşlarımızın dikkatini bu sahaya çekmektir.

Bu çalışmamızda, Osmanlı dönemi astronomi literatürünün bilinen eserlerinin, önceleri ele alanlardan daha detaylı bir şekilde incelenmesine ve kritik bir değerlendirmeye tâbi tutulmasına gayret edilmiştir. Diğer taraftan, Osmanlı bilim literatürünü tarama çalışmaları sırasında astronomi ve kozmografi konusunda daha önce bilinmeyen yeni eserler tespit edilmiş ve bunlar yine yukarıda belirtilen şekilde incelenmiştir. Ayrıca, bu eserlerden ulaşabildiğimiz bazılarının Avrupa dillerindeki orijinalleri incelenmiştir. Bütün bunlar, yeni bulguların ortaya çıkmasına yol açtığı gibi, Osmanlı döneminde bilim faaliyetlerinin daha iyi anlaşılması ve Osmanlıların Batı bilimi ile olan temaslarının daha doğru biçimde tespit edilmesine yardımcı olmuştur.

Osmanlıların modern astronomi konsept ve teorileri ile ilk temasları, tespit edebildiğimiz kadarı ile 1660’lı yıllarda Fransız astronomu Durret’nin zîcinin tercümesiyle olmuştur. Onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda Batı coğrafya literatürünün Osmanlıca’ya tercüme edilmesiyle devam eden bu temaslar, onsekizinci yüzyılın ikinci yarısında yine Fransız zîclerinin tercümesiyle devam etmiştir. Teknik planda ve dar çevrelerin ilgi alanı için yapılmış olan bu çalışmaların dışında Müteferrika, Kâtib Çelebi’nin Cihannümâ (baskı tarihi: 1732) adlı eserine yaptığı ek ve Erzurumlu İbrahim Hakkı Mârifetnâme (yazılış tarihi: 1757) adlı eseri ile modern astronominin yeni kaynaklarını geniş okuyucu kitlelerine mal etmeye başlamışlardır. 1830’lara gelindiği zaman, Mühendishânenin eğitim programını modernleştirme çalışmaları neticesinde yeni astronomi kavram ve bilgileri oldukça detaylı bir şekilde Osmanlı eğitim sistemine Başhoca İshak Efendi’nin katkılarıyla girmiş bulunmaktadır.

Daha sonra, ondokuzuncu yüzyılın ortasında, eski astronominin yerini alan yeni astronomiye dayalı kozmolojik anlayışın İslâm ile olan uyumu ortaya konarak, onsekizinci yüzyılda ileri sürülen bazı tereddütlerin kaybolduğu ve uyumun sağlandığı görülmektedir.

Araştırmamız, kronolojik sıraya göre ilk temastan başlayarak ondokuzuncu yüzyılın ortasına kadar İslâm dünyasının, ikisi Osmanlı dünyasının içinde yer alan İstanbul, Kahire ve Bakü gibi üç kültür merkezinde kaleme alınan yazma ve basma halindeki astronomi ve coğrafya literatürünün analizine dayalı olarak sunulacaktır.
İlk Temas: Zigetvarlı Tezkireci Köse İbrâhim Efendi ve Secencel el-EflakTürk bilim tarihinin kaynakları taranırken dikkatlerden kaçmış ve hakkında fazla bilgi bulunmayan bir eser de, aslında Zigetvar’lı olup İstanbul’da yerleşen Tezkireci Köse İbrahim Efendi’nin 1660-1664 yılları civarında Secencel el-Eflak fî Gayet el-İdrâk adıyla çevirdiği, Fransız Kardinal Richeliue’nün baş müneccimi olan Noel (Natalalis) Durret’nin (ölm. 1650’ye doğru) zîcinin tercümesidir. Bu kitap, Osmanlı bilim literatüründe Kopernik sisteminden bahseden ilk eserdir ve bu sistemi tasvir eden ilk diyagramı kapsamaktadır (Bkz. Resim 1).

Tezkireci Köse İbrahim, eserin mukaddimesinde anlattığına göre, bu eserin aslını getirtip, Arapça’ya tercüme etmiş, bu tercümeyi zamanın başmüneccimi Müneccimek Şekibî Mehmed Çelebi (ölm. 1078/1667)’ye İstanbul’da olduğu bir sırada göstermiştir. Müneccimek önce, “Frenklerin bu kabil fodulluğu çoktur” deyip esere değer vermemiş, fakat Tezkireci, Fransız zicine göre bir takvim hazırlayıp bunu Uluğ Bey Zîci’ne tatbik ettiğinde, Müneccimek, eseri beğenip bir nüshasını istinsah etmiş ve mütercime ihsanda bulunmuştur. Sonra, 1663 yılında Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa Uyvar Seferi’ne (Bugün Slovakya’da) çıkınca sefere Tezkireci de katılmış, ordu Belgrad kışlağında kaldığı sırada Kadıasker Ünsî Efendi (ölm. 1075/1664)’nin teşvikiyle bu eser üzerinde yeniden çalışıp, Paris meridyeni üzerine altmışlı sistemle telif edilen zîcin bütün evsâtını (gezegenlerin ortalama hareketleri) yeniden gözden geçirerek ve cetvelleri kısaltarak burçlara (ebrâc) göre düzenlemiştir. Adını Secencel el-Eflak fî Gayet el-îdrak koyduğu eserin bir nüshasını Kadıasker Ünsî Efendi’ye vermiştir. Daha sonra bazı dostlarının isteği üzerine, eserin mukaddimesini Arapça’dan Türkçe’ye çevirmiştir (Birkaç açıklama Arapça kalmıştır). Yazar böylece esere son şeklini vermiştir. Bu kitabın mukaddimesinde astronomi tarihi hakkında kısa bilgi verildikten sonra, astronomi ve zîc ile ilgili izahlara geçilir. 24 ta’limden meydana gelen bu izahları cetveller takip eder.

Secencel’in Önsözü: “Eskiler yıldızların hareketlerini zîclerle değil gözlemle takip ederlerdi, ilk defa Hiparkos milâttan 140 yıl önce Güneş ile Ay’ın hareket takvimini gösteren bir zîc düzenledi. Ancak kendisinden önce gelenlerin usulüne uymadığı, başka yıldızların hareket takvimini vermediği gibi, pek çok gözlem yanlışı da ihtiva eden bu zîc 285 yıl kullanıldıktan sonra, İskenderiyeli Batlamyus, milâdın 120. yılında yıldızların hareketlerini gözleyerek, yeni bir zîc yazdı. Bu zîc 880 yıl kullanıldı. Batlamyus’un gözlemlerinin gerçeğe uygun olmadığını anlayan el-Bettânî başka bir zîc tertip etti. Bu da 100 yıl kadar kullanıldı, el-Zerkalî Güneş’in hareketlerinin el-Battanî’nin gözlemlerine kesinlikle uymadığını gördü. İki gözlem arasındaki ayrılık uzlaştırılacak gibi değildi. Bu bilim unutulup gitmiş iken, İspanya kralı Alfonso astronomiye ilgi göstererek dört bir yandan üstat astronomlar çağırıp toplamış, 1251 yılında Toledo’da 400.000 altın harcayarak bir rasathane kurdurmuştu. Hazırlattığı zîc, Alfonso Zici diye tanınıp 200 yıl kadar Hıristiyanlar arasında kullanılmıştı.

1461 yılında Alman bilginlerinden Peurbach ve Regiomontanus, Alfonso Zîci’nin yanlışlarını tespit ettiler. Regiomontanus, zîci düzeltmek için gözlemlere başladıysa da ömrü yetmediğinden çalışmasını bitiremedi. Birkaç yıl sonra çok başarılı ve üstün olan Nikola Kopernik, Alfonso Zîci’nin yanlışlarını bulup temelinin sakat olduğunu anlayarak 1525 yılında yeni bir yol ortaya çıkardı. Bu yolu astronomların çeşitli zamanlardaki gözlemlerine dayanarak kurdu. Söz konusu sakatlık şuydu: Sekizinci felek, 40.900 yılda dokuzuncu feleğin rakkasiye denilen hareketiyle hareket eder.
Bu hareket, dokuzuncu feleğin derinliğinde batıdan doğuya doğru hareket eden iki küçük daireye eşittir. Dokuzuncu feleğin i’tidal noktasında meydana gelen bu iki dairenin yarıçapları 9°’dir. Bu durum çoğunluğun gözlemlerine aykırıdır. Sonra Kopernik yeni bir temel kurup Yer’in hareketli olduğunu varsayıp küçük bir zîc yaptı. Bu zîc kendisinden sonra Tycho Brahe zamanına kadar yaklaşık 60 yıl kullanıldı.
Daha sonra Reine beylerinden Tycho Brahe çok sayıda mükemmel âletle gözlemlerde bulunup Kopernik Zîci’ni düzeltmeye başladı. Kendi gözlemlerine dayanarak Güneş, Ay ve sabit yıldızların hareket takvimini de yazacaktı; ancak Bohemya seferi çıktı. Zîcinin müsveddelerini bastırmak istedi ise de ömrü yetmediğinden başaramadı. Sonunda çağdaşı olan, Dania şehrinden Longomontanus, Tycho’nun zîcine yakın, yanlışı çok olmayan bir zîc meydana getirdi.

Bundan sonra İspanya Kralı Rudolph’un yanında çalışan Kepler adlı bilgin Tycho’nun gözlemlerine dayanarak bütün yıldızlar için bir zîc tertip ederek Rudolph Zîci diye adlandırdı. Kendisinin de dediği gibi bu zîc yapılan gözlemlere bütünüyle uymuyordu. Çünkü Batlamyus’un gözlediği yıldızların yerleriyle, bu zîcinki birbirini tutmuyordu. Güneş ile Ay tutulmaları da bu zîce uyum göstermiyordu. Sonra Durret adlı bilginin Lansberge’in zîcine dayanarak 30 yıl gözlemle meydana getirdiği zîcini, Tezkireci diye tanınan ben İbrahim el-Zigetvârı getirtip tercüme ettirdim. Zîcin gözlemleri, boylamı (3,40/28,30) olan Paris’e göre idi. Bu zîc,Yer’in hareketsiz olduğu kabul edilerek, eski Julian ve yeni Gregorian zîclerinden de yararlanılarak hazırlanmıştı. Ancak pek çok baskı yanlışı olduğundan yararlanmak güçtü. Tercümeyi Müneccimbaşı Müneccimek Mehmed Efendi’ye gösterdim. Epeyce inceleyerek bir şey anlamayıp, ‘Frenklerin buna benzer fodullukları çoktur’ dedi. Ben gülümseyip kullanılışını gösterdiğimde, Uluğ Bey Zîci’ne ve başka zîclere takvimlerini uyguladığında çok hoşlanıp daha sonra istinsah ettiğimizde bize Mısır hazinesi kadar ihsanda bulunup, ‘Bizi şüpheden kurtardınız; zîclerine iyice güven geldi’ deyip çokça dua etti. O sırada Nemçe [Avusturya] seferi çıktı. Gidişimizde Belgrad Kışlağı’nda yeniden zîcin bütün evsâtını delille çıkarıp, şeklini yine aynı boylam üzerine düzenledim. Şerhini Arapça yaptım. Evsâtı afakî olan bu zîc altmışlı tabana göre idi, burçlara göre düzenledim. Cetvelleri görülmemiş bir biçim ve kısalıkta bir zîc kılarak, adını Secencel el-Eflak fî Gayet el-îdrak koyup, büyük desteğiyle telife sebep olan Kadıasker Ünsî Efendi’ye verdim. Yine kimi dostların teşvikiyle açıklaması Türkçe olmak üzere, söz konusu zîci bu kalıba döktüm. Eskiler yıldızların hareketlerini düzenlemek için nice âletler bulup gözlem yaptılar. Ama şimdi riyazî ilimlerde derin olanlara doksana mukavvem bir irtifa yayı ile bir pergel yeter, ispatlar için de bütün işlemleriyle Macestî’den kolay, değişik ve yeni bir risale (Risâle-i garibe ve mübtekere) telif ile, milletlerarası kullanılan tarihler için bir telif dahi eyledim ki, bütün tarihlerden daha güzel ve daha öz olarak meydana gelmiştir. Anılan râsıd, zîcini bu kadar russâdın zîcine tatbik edip uygun bulmuştur”.
Daha sonraları 1094/1683 yılı civarında Belgrad kadısı Cezmî Efendi (ölm. 1104/1692) , Secencel’in muhtemelen Ünsî Efendi’ye verilen nüshasını bulmuş, eseri yeniden ele alıp başka bir redaksiyonunu meydana getirmiştir. Cezmî Efendi esere yazdığı mukaddimede kısaca şöyle der:

“Bu zîci ehlinden öğrenip takvimini çıkardım. Yıldızların ortalama hareketlerini yeniden izah ettim. Bununla beraber eserin doğruluğundan şüphe ediyordum. Allah’ın yardımıyla kütüphanesinin süpürgecisi olma üstünlüğüne erdiğim değerli mahdumların başından (Çârubkeş-i mehâdim-i zevi’l-tekrîmden) incelemek için müsaade aldığım köhne kitabın sayfalarını gözden geçirdiğimde, Fatımî halifelerinden el-Hâkim için Ali b. Yûnus’un 372. Yezdcerd yılında (55 derece 70 dakika) boylamına göre tertip ettiği el-Zîc el-Hâkimî’ye rastladım. Ve Zîc-i Frengî’nin kaynağının bu zîc olduğunu, Frenklerin bu zîci alarak kendi ülkelerinin boylamlarına tatbik ettiklerini, sadece buna “nokta-i i’tidâle hareket-i gayr-ı müsteviye isbâtı” bahsini ilâve ettiklerini gördüm. İbn Yunus Zîci’nin Zîc-i Frengî’nin kaynağı olduğu kanaatine vardım. Böylece doğruluğuna güven geldi. Bu arada Müneccimek’in nüshasını da ele geçirip gerekli tashihleri yaptım. Ve eserini temize çekmeye karar verdim. Fakat, bu zîc ile Uluğ Bey Zîci’nden çıkarılan takvimler arasındaki farklılık, kitabı temize çekmekten beni alıkoydu. Bu sırada hicrî 1094/1683 yılında olacağı takvimciler tarafından hesaplanan ‘kıran-ı ulvînin’ (Jüpiter ve Satürn gezegenlerinin çakışması) Uluğ Bey Zîci’nden çıkarılan takvimde aynı yılın Cemâziyelâhiri’nin son gününde olacağı hesap edildi. Lâkin yapılan gözlemlerde bu kıranın 35 gün daha önce meydana geldiği görüldü. Bu sırada Durret Zîci’nden çıkarılan takvimle ‘kıran-ı ulvînin’ birbirine mutabık olduğu görüldü. Bunun üzerine tercümeyi temize çektim”.
Cezmî Efendi bu redaksiyonun mukaddimesinde kısaca Tycho Brahe, Kepler, Lansberge zîclerine değindikten sonra Durret Zîci’ne geliyor ve yukarıda anlatılan hususları izah ettikten sonra mukaddimesini tamamlıyor. Bu bakımdan iki redaksiyonun mukaddimeleri çok farklıdır.

Cezmî Efendi eserine mukaddimeden sonra “muvâmerât-ı kevâkib” adı altında bir kısım ilâve etmiştir. Bu kısım altı bahisten meydana gelir. Tezkireci Köse nüshasında bu kısımdan sadece “muvâmere-i Âfitâb” paragrafı vardır. Bunun Cezmî Efendi tarafından ilâve edildiği anlaşılıyor. Bundan sonra Tezkireci Köse nüshasındaki talimlerden sırasıyla 24, 23, l, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 12. talimler gelir. 23 ile 24 arasında numarasız iki ta’lim daha vardır. Bunlar Tezkireci nüshasında da bulunur. Cezmî Efendi’nin nüshasında diğer talimler yoktur.

Bunlardan başka Cezmî Efendi eserine Müneccimek nüshasından “nokta-i i’tidâle hareket-i gayr-i müsteviye isbâtı” bahsini ilave etmiştir. Fakat aynı bahis biraz farklı olarak Tezkireci’nin eserinde de bulunur. Cezmî Efendi nüshasında cetvellerden hemen önce bir de “tarîk-i istihrâc-ı takvîm-i Şems”=Güneş takvimini çıkartma usulü adlı bir bahis vardır. Bunun başkası tarafından ilâve edildiği anlaşılıyor. Buna göre Cezmî Efendi’nin ilâvesi yeni mukaddime ile “muvâmerât-ı kevâkib” bahisleri oluyor. Öyle anlaşılıyor ki Cezmî Efendi, Tezkireci’nin adını zikretmeden tercümeyi kendisine mâletmek istemiştir. Zîc-i Frengî’nin Kandilli ve Hazine nüshalarının yk. 1b’sinin hamişinde bulunan bir notta bu husus desteklenmekte ve şöyle denmektedir:

“İşbu zîc aslında Durret nam hakîminin olup merhum Tezkireci Köse İbrahim Efendi tercüme edüp, hatta kitâb-ı müterceminde der ki:

‘Bu zîcin aslı sittînîyyât üzre idi. Ebrâc üzere vazettim. Ve meştâ-i Belgrad’da merhum Fâzıl Ahmed Paşa vaktinde kadı’l-muasker olan merhum Ünsî Efendi’ye verdim’ deyû nakleder, işbu nüshada lâkin kelimesinden muvâmere’ye varınca olan ekavil müdessese olup caizdir ki Cezmî Efendi mütercemi tebennî yahud ol dahî bir nevi tercümeye tasaddî edüp evveli âhirine muhalif olduğundan mağlata ile güya setr-i hatâ ede”.

Bundan başka Zîc-i Frengî’nin iki nüshası birbirinden bazı farklılıklar arz eder. Ayrıca, Secencel el-Eflak’in çeşitli yerlerinde Cezmî Efendi, Feyzî ve Mustafa Tâlib (ölm. 1209/ 1794)’in ve konu ile ilgili çeşitli kişilerin 1099-1106/1688-1694-95 yılları arasındaki tarihî olaylarla ilgili notları bulunur. Öyle anlaşılıyor ki nüshalar muntazam ve insicamlı bir hâle getirilmeden temize çekilmiştir. Bu sebeple takvim çıkarmada daha sonraları kullanılmamıştır. Durret Zîci’nin orijinal Latince nüshasıyla karşılaştırılmalıdır.

Avrupa’nın Rönesans ve Bilim Devrimi sırasında astronomi sahasında kaydettiği ilerlemelerden, Kopernik’in yeni teorisinden, Tycho Brahe’nin rasatlarından ve buna paralel yapılan çalışmalardan haberdar olan Osmanlı astronomlarının yukarıda özetini verdiğimiz Avrupa astronomisi ile ilk temasa ait bilgilerden çıkaracağımız tavırları şu şekilde değerlendirilebilir: Osmanlılar Avrupa’daki gelişmeleri büyük bir zaman fasılası olmadan takip edebilmektedir. 1635-1647 yılları arasında Paris’te basılan kitap 1660 veya 1661 yılında İstanbul’da eleştirici bir gözle okunabiliyor; bazıları tarafından “Frenk fodulluğu”, olarak görülebiliyor ve Batı’nın bilim sahasındaki üstünlüğü hemen ve kesin gözü ile kabul edilmiyor. Ancak bu zîcin verilerinin, daha önce İslâm astronomları tarafından hazırlanan zîclerin verilerine uyması halinde bu yeni Frenk ilmi kabul ediliyor ve itibar görüyor.

İkinci husus, bu yeni astronomi teori ve uygulamalarının faydasına inanan Osmanlı astronomları, meslekî bir olgunluk içinde, Müslüman astronomların astronomi ilmine Ortaçağ boyunca yaptıkları önemli katkılardan şuurlu bir şekilde haberdar oldukları ve Avrupa astronomlarının onlardan nasıl faydalandıklarını bildikleri için, bu yeni bilgileri gözleri kamaşarak hemen kabul etmiyorlar.

Üçüncü husus, Kopernik’in getirdiği ve Avrupa’da büyük dalgalanmalar yaratan yeni astronomi anlayışının temel unsuru olan Güneş’in âlemin merkezi ve Yer’in hareket halinde olması konusunun bir Osmanlı astronomu tarafından tâli bir teknik detay seviyesinde ele alınmasıdır. Bu tavrı tamamen aydınlatmak mümkün olmayabilir. Ancak jeosantrik ve helyosantrik sistemleri, İslâm astronomları için polemik konusu yapacak herhangi bir dinî dogmanın mevcut olmaması, ayrıca felsefî bakımdan insanı değil Tanrı’yı mihver alan İslâmî telakkiyle bir farklılık göstermemesi bunun sebeplerinden bazıları olabilir. Ayrıca, Avrupa’daki tartışmaların Osmanlı toplumuna geçmemiş olması veya benzer tartışmaları başlatacak ortamın bulunmaması diğer bir faktör olabilir.