İKİNCİ dünya savaşı sonrasında savaşı dışlayan, yargılayan genel bir eğilim vardı. O dönemlerden bu güne yetişen nesillere, fetihçi, işgalci politikaları ayıplama öğretildi. Ondokuzuncu, bilhassa yirminci asırlarda yoğun ve yaygın savaş şartlarında yaşayan insanlığın, bu gün savaş karşıtı tavır sergilemesi elbette doğaldır. Ne var ki, dünyayı imkân ve kaynakları ile yeni bir paylaşım düzenine bağlamak isteyen güçler, savaşı yeniden kutsayan söylemlerle insanlığın önüne çıkıyorlar. Başlatılan savaşın gerekçesi ise, savaş ilan edilen coğrafyada yaşayan insanlara “demokrasi getirme” iddiasıdır. Bu iddia, geçmiş asırlarda uzak doğu toplumlarına “medeniyet götürme” maskesiyle gizlenen, sömürgeleştirme planlarını hatırlatıyor.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde savaş hazırlıkları için yabancı asker geçişine imkan veren tezkerenin 1 mart 2003 günü reddedilmesi üzerine, bu sonuç demokrasinin başarısı olarak takdim edildiğinde, tezkerenin kabulünü bekleyen Amerikan yetkilisine yakıştırılan, “biz Türkiye’ye değil, Irak’a demokrasi götüreceğiz” sözünün uyandırdığı ironik alay duygusu, savaşın sebebini izahta karşılaşılan sıkıntıyı gösteriyor. Savaşların mantıklı gerekçesini göstermek genelde mümkün olmadığı içindir ki, inandırıcı olmayan gülünç mazeretlere sığınılmak zorunda kalınıyor. Haksız ve kirli savaşları meşru ve haklı gibi gösterenlere verilecek en kestirme cevap, yönetmen Michael Moore’un sinema oscar ödülleri törenindeki gibi “utan!” demektir.

Neyse ki iletişim teknolojisindeki kazanımlar, gerçeğin açığa çıkmasına önemli ölçüde hizmet ediyor. Zira savaşın sebebini izahta sığındıkları asılsız bahaneleri kendi toplumlarına bile inandıramayanlar, savaşı kazanmakta oldukları yönündeki iddialarında da başarılı olamıyorlar. Cephedeki gelişmelerin iddia edildiği gibi kendilerinden yana gitmediği, iki saat geçmeden kamuoyunun bilgisine ulaşıyor. Bu durum, en kısa sürede sonuç alacağını umarak yola çıkanların, Bağdat civarına gelindiğinde hesaplarının tutmadığını gösteriyor. Yaşanan bu gelişmelerden söz etmemizin sebebi, süratle barışa dönülmesinin gerektiğini vurgulamak içindir. Tarafı olmadığımız ve kendimizi savunmak zorunda kalmadığımız bir savaşta şu taraf kazansın, diğer taraf kaybetsin beklentisi içinde olamayız. Bazı maceracı, inadına ve hırsına mağlup yöneticilerin tutumları sebebiyle başlattıkları bir savaşta; taraflardan birisinin kazanması beklentisinden ziyade, bir an evvel savaşın durması arayışı içinde olmak gerekir. Sulh-u umumiye taraftar olmanın kaçınılmaz ön şartlarından birisi, süratle savaşsız bir ortama dönmeyi hedeflemektir.

Batı dünyasının geçmişte kolayca sağladığı savaş dayanışması, Irak olayında bekleneni vermemiştir. Hatta ciddi tepkiler oluşmuştur. Bu durum, batı dünyasında kalıcı gibi görülen bazı çirkin yargıların, yavaş da olsa insanlık hayrına değişmekte olduğunu gösteriyor. Biliyoruz ki batı düşünce ve yaşama felsefesinde, insan fıtratına aykırı kabuller vardır. Hayatı kavga ve çatışma paydasına oturtup, bu payda üstünde boğuşmak, menfaati bayraklaştırıp hakkı çiğnemek, kültürel ve ırkçı bölünme havzaları oluşturarak, yayılmacı amaçlara kolayca ulaşma anlayış ve arayışı, Batı dünyasının belirleyici özelliği idi. Medeni münasebetler ve insanlığın paylaşmaya çalıştığı insani değerler, güç kazanıp yaygınlaşmaya başlayınca, batının kemikleşmiş olumsuz medeni kimliğinde önemli kırılma belirtileri görülmeye başlanmıştı. Sebebi ve bahanesi ne olursa olsun, Irak’a karşı ABD-İngiliz ortaklığı ile başlatılan ve insanlık vicdanında kabul görmeyen askeri operasyon, barışçı çabaların üzerine ciddi gölge düşürmüştür. Bu gölgelerin izini takip edenler, yanan petrol kuyularının katranlı dumanıyla karşılaşıyorlar.

Halbuki dünden bu güne dünyayı barışçı atmosferde teneffüs ettirme inancı giderek güçlenmeye başlamış idi. Bu inanç, güvenlik arayışlarını da oldukça ön plana çıkarmış ve aydınlar bu süreci sürdürmede kayda değer bir dayanışma ve kararlılık sergilemişlerdi. Birleşmiş milletler başta olmak üzere, dünyaya papatya gibi dağılmış sivil toplum kuruluşları, Irak operasyonu ile, adeta sert soğuk vurgunu yemiş bir naifliğe düştüler. Savaşı başlatanlar eğer kazanırlarsa, barış sürecine verdikleri zararı, başta petrol olmak üzere hiçbir nesnenin rantı ile telafi edemeyeceklerdir.

Hele asırlar boyunca, hiç hak etmedikleri halde, insani farklılığın çatışma ve ayrışma aracı durumuna düşürülmüş semavi din mensuplarının, dinler arası diyalog kavramı paydasında bir arada barış içinde yaşama anlayışında buluşma arayışı, aydınları, toplumları ve farklı kültürleri, tarif edilemeyecek bir hayal kırıklığı ile karşı karşıya getiriyor. Her dini inanışın temelinde şüphesiz sabır, tahammül, barış ve hoşgörü önemli yer tutar. Uluslararasında boy veren çatışmacı ruh halinin, etkisiz hale getirilmesinde elbette farklı dinlerin sağduyulu mensuplarına büyük sorumluluk düşüyor. Yakın vadedeki ekonomik kaygılardan ziyade, uluslar arası kamuoyunun güvenlik ve saadetini, kalp ve kafalarını barındıran bu çevreler, hasis menfaat hesapları üzerine kurulu çatışmacı senaryoları etkisiz hale getirmede umulur ki başarılı olsunlar.

Fetihçi ve yayılmacı uygulamalar, hatası ve sevabı ile geçmiş asırlarda kaldı ve kalması gerekiyor. Kimse, vahşet cebir ve şiddeti, medeni dünyaya laf anlatmanın yolu olarak göremez. Barış, refah ve güvenliğin sağlandığı yeni bir dünya kurmak, insani özellikleri gelişmiş herkesin ortak arzu ve beklentisidir. Bu çizgiye gelemeyenler, cezanın en büyüğü olan tecride mahkumdurlar. Haklılığın yolu hakka taraftar olmaktan geçiyor. Haksızlığı hak bilmek, vahşete yol açıp zulmü yaygınlaştırmak, krizi derinleştirmekten başka bir şeye yaramayacaktır. Onun için 21. asrın ilk yıllarında, eski asrın hastalıklarını depreştirmek çözüm değil. Adavet ve husumetin vakti, herkes için bitti. Herkes için çıkar yol, yine barıştır. Barışta buluşma, çağların eskitemediği, eskitemeyeceği, insana yakışan soylu bir yaklaşımdır.