08.11.2008 Yavuz DİZDAR yoneticininkeyfi@hotmail.com Dünya

Üniversiteleri üniversite yapan en önemli unsur çalışanlarıdır. Çalışanların becerileri ve bilgi donanımları hizmet kalitesini yükseltir. Çalışanların araştırma istekleri de bilime olan katkıyı artırır. Üniversitelerin yapısından gelen bilimsel çeşitlilik ortamı da işin içine girdiğinde, işgücü kalitesi açısından ayrıcalıklı bir yere sahip olurlar. Bu yapının başarılı olmasının temel kriterleri işbirliği (koordinasyon) ve heyecandır. Heyecan araştırmak ve yeni bir şeyler bulmak çabasının temelini oluşturur. Ne var ki "heyecan" yaşanılan genel ortamın dinamikleriyle değişkenlik gösterir. Zaman kesiti belirtmeden düşünün, son bir ay içerisinde yaşananların sizin çalışma heyecanınıza olan etkisini bir değerlendirin, çalışma isteğinizin değişkenliğini kendiniz de fark edeceksiniz. Büyük Ar-Ge merkezleri bu durum dikkate alınarak küçük kasabalara kurulur, bilim insanlarının konsantrasyonu korunmaya çalışılır. Buna karşılık bilimsel gelişimde sıçrama yaratacak, özellikle de sosyal alanlardaki yeni görüşler, hayat dinamiklerinin yüksek olduğu yerlerde ortaya çıkar.

Ana sorun bilimsel heyecanın yitirilmesi

Buna karşılık yeni şeyler üretmek konusundaki heyecanımızın zaten ülke olarak azalmıştır. Günlük yaşamın çeldirici etkileri (televizyon vb.), ekonomik refah isteğimizin sınır tanımamasıyla birleştiğinde bu heyecanı yitirmek kolaylaşmaktadır. Burada "ekonomik refah" kavramına özellikle değinmek istiyoruz. Bir üniversite mensubunun işini iyi yapabilmesi, ekonomik refahıyla doğrudan ilişkilidir. İnsanın günlük yaşamını sürdürebilmesi için bile asgari bir kaynak gerekirken, üniversite mensubu da bunun dışında kalamaz. Üstelik üniversite mensubu olmak, iş hayatındaki durumu destekleyen (aranılan kişi haline getiren) önemli bir kriterdir. Lakin mesele dengeyi iyi kurabilmekte yatar. Mevcut maaş koşullarında geçinmek mümkün değilse, dışarıda iş yapmanın yolları aranır. Ancak dışarıda yapılan işler, üniversite bünyesindeki faaliyetleri engelleyecek boyuta ulaşmamalıdır ki, sürdürülebilirlik sağlansın. Aksi takdirde, "değerli olmanın nedeni" olan üniversite zayıf düşmeye başlar.

"Marka" olan üniversitedir!

Üniversitelerde yetişen bireylerin bazıları özel yetenekleri ya da çabaları gereği daha iyi konuma gelebilirler. Bu durumda yapmaları gereken kendi yerlerine, kendileri kadar bilgili ve donanımlı yeni bireyler yetiştirmek olmalıdır. Bu durumu göz ardı etmek, üniversiteyi yıpratmakla kalmaz, süreklilikte kırılmalara yol açar. Daha açık örnekler vermeye çalışalım, "üniversite önemlidir, ama ben bunun üstündeyim, kendi başıma 'marka' haline geldim" diyebilecek kimse bulunmamaktadır.

Geçen haftalarda ayrıntılı olarak değerlendirdiğimiz Tam Gün Yasası, bunun güncel örneklerinden biridir. Bugün hastaların hemen hepsi "nerenin hocasıymış?" diye sorarak gelmektedir. Çünkü en güçlü olan marka üniversite markasıdır, bunun hele tıp alanında hiçbir istisnası yoktur. Zaman zaman televizyonlarda demeç verirken gördüğümüz hocaların hemen hepsi, özel hastanelerde çalışsalar bile, bilimsel kimlik olarak üniversitelerini kullanmaktadır. Çünkü marka olan üniversitedir, özel hastaneler ne kadar iyi bir altyapı sergileseler de marka haline gelebilmeleri en az yüzyıl alır, çünkü kendi işgüçlerini değil, bizim işgücümüzü kullanmaktadırlar. Bir özel hastane olarak ne zaman ki tıp fakültesi kurarlar, kendi başarılı elemanlarını yetiştirirler, işte ancak o zaman marka haline gelebilirler.