Vergi suçunun bildiriminde ayrımcılık



Vergi Usul Kanununun 367. maddesi inceleme elemanlarının yaptıkları incelemelerde hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren bir fiilin işlendiğini tespit etmeleri halinde suç duyurusunda bulunulma usulünü düzenleyen bir maddedir.
İnceleme elemanlarının incelemelerinde bu nitelikte bir fiilin işlendiğini tespit etmeleri halinde suç duyurusu yolunda gerekli işlemleri yapmaları zorunludur. Aksi Türk Ceza Kanununda suçu bildirmeme suçunun doğumuna yol açar.
Her ne kadar Maliye Bakanlığı 306 sayılı Vergi Usul Kanunu Genel Tebliğinde inceleme elemanlarının olayları değerlendirmeleri ve "kasdın" bulunmadığını belirlemeleri halinde üç kat yerine bir kat ceza kesilmesi ve suç duyurusunda bulunulmaması gerektiğini açıklamışsa da, bu açıklamanın hiçbir yasal dayanağı yoktur. Üstelik Tebliğ açıklaması, inceleme elemanlarına yargı mercilerinin görevini yüklemesi dolayısıyla hukuka da aykırıdır.
367. madde bu konuda inceleme elemanlarının sıfatına göre bir ayırım yapmıştır. Madde ile suç oluşturan fiilin tespitinin maliye müfettişleri, hesap uzmanları ile yardımcıları ve gelirler kontrolörleri ile stajyerleri tarafından yapılması halinde bunların doğrudan Cumhuriyet Başsavcılığına bildirimde bulunması kabul edilmiştir.
Buna karşılık madde, suçun vergi incelemesine yetkili olan diğer memurlar tarafından tespiti halinde Cumhuriyet Başsavcılığına bildirimin, ilgili vergi dairesinin bağlı bulunduğu vergi dairesi başkanlığının veya defterdarlığın mütalaasıyla yapılmasını kabul etmiştir. Yani vergi dairesi müdürü veya vergi denetmenleri yahut yardımcıları, doğrudan suç duyurusunda bulunamamakta, durumu vergi dairesi başkanlığına veya defterdarlığa intikal ettirerek bir mütalaa ile suç duyurusunda bulunulmasını talep etme durumundadır.
Burada "mütalaa" koşulu, yargı organları tarafından bir "dava koşulu" olarak kabul edilmekte, vergi denetmenlerince mütalaa olmaksızın yapılan suç duyurularında Savcılık dava açabilmek için durumu Vergi Dairesi Başkanlığına intikal ettirmekte ve "mütalaa" istemektedir. Ceza Mahkemeleri de "mütalaa" olmaksızın dava açıldığı hallerde, yargılamayı durdurarak anılan idari mercilerden "mütalaa" talep etmektedir. Kısaca uygulamada mütalaa, davanın açılabilmesi ve görülebilmesi için bir izin olarak görülmektedir.
Uygulamada anılan idari merciler, biraz da iş yoğunluğundan, kanununun öngördüğü şekilde bir "mütalaa" da vermemekte, sadece "vergi suçu raporuna" adeta bir üst veya kapak yazısı yazarak durumu Savcılığa intikal ettirmektedirler. Oysa Kanun koyucunun burada aradığı, anılan merciin suç duyurusuna ilişkin rapor ve delilleri değerlendirerek görüşünü belirttiği bir mütalaa'dır. Kanunun aradığı aslında, idari görüşün gerekçeleri ile yer aldığı bir "mütalaa"dır" Bu nedenle "mütalaa" koşulu, uygulamada süreci uzatmaktan başka hiçbir işe yaramamaktadır.
Burada uygulamanın aksaklıklarından önce asıl tartışılması gereken konu, inceleme elemanlarının sıfatlarına göre yapılan bu ayırımın hem mantık kuralları hem de Anayasal ilkeler yönünden değerlendirilmesidir.
Vergi denetmenlerinin de, merkezi inceleme elemanları ile aynı fakültelerden mezun olanlar arasından seçildiği, bütün inceleme elemanlarının iç eğitimden geçtiği, inceleme açısından hepsinin aynı yetkilere sahip olduğu dikkate alınırsa, mesleki tecrübe açısından bakıldığında da grupların inceleme istatistiklerine göre denetmenlere az tecrübeli de denemeyeceğine göre bu ayırımın bir mantıksal dayanağı olmadığı görülür. Burada her halde vergi suçunun cezalandırılmasında, on yıllık bir vergi denetmenine, üç gün önce göreve atanan bir stajyer kadar hukuki yetki verilmemesini hiç kimse savunamaz.
Bu ayırım ve "mütalaa" koşulu, bir başka açıdan da Anayasa'ya aykırıdır. Çünkü, bu ayırım "kanun önünde eşitlik ilkesine" de aykırıdır. Zira ayırım, idare makamlarına Kanunun uygulanmasında çeşitli eşitsizliklere yol açabilme olanağı vermektedir. Vergi denetmenlerinin yaptıkları kontroller sırasında suç tesbit etmeleri halinde davanın açılıp açılmaması hususunda yetkinin defterdara veya vergi dairesi başkanına verilmesi, çeşitli illerde ve aynı il veya ilçe içinde suç işleyen çeşitli vergi mükellefleri hakkında farklı değerlendirmelere yol açılmasına sebebiyet verebilir. Bir kişi için olur veren defterdarın yasa gereği diğer kişiye olur vermemesi mümkündür. Buda kanun önünde eşitlik ilkesini zedeler. Öte yandan idarenin siyasal iktidarın etkisine açık olması da başka sakıncaları her zaman ortaya çıkartabilir.
Ayrıca, Anayasa'nın 138. maddesi hiçbir organ, makam, merci ve kişinin, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremeyeceğini, tavsiye ve telkinde bulunamayacağını hükme bağlamıştır. Anayasa'nın bu açık hükmüne rağmen davanın açılma şartının defterdarlık veya başkanlık mütalaasına ve dolayısı ile oluruna bağlı olması da ayrıca tartışılması gereken bir diğer husustur.
Nitekim geçmişte madde bu açıdan Nevşehir Asliye Ceza Mahkemesi tarafından Anayasa Mahkemesine taşınmışsa da, Yüksek Mahkeme davayı, 367. madde düzenlemesinin Milli Güvenlik Konseyi döneminde kabul edildiğinden ve bu dönem Kanunlarının Anayasanın geçici 15. maddesi uyarınca denetiminin yapılamayacağından bahisle davayı reddetmiştir. (E. 1992/21 K.1992/19 T.17.3.1992)
Ancak madde sonradan 5728 sayılı Kanunla yeniden düzenlendiğinden Anayasanın geçici 15. maddesi kapsamından çıkarak Yüksek Mahkemenin denetimine açık hale gelmiştir. Bu nedenle madde artık her an Yüksek Mahkemenin huzuruna gönderilebilir.
Vergi mevzuatımızdan Anayasa ve ilkeleri ile çelişen düzenlemelerin ayıklanması için illa Yüksek Mahkemenin Kararına gerek yoktur. Bu nedenle maddenin inceleme elemanları arasında ayrımcılığa yol açan düzenlemesinin, Vergi Usul Kanununda yapılacak ilk değişiklikte gözden geçirilmesi bir zorunluluktur.

Bumin Doğrusöz

Referans / 11.08.2008