13.12.2008 Veysi Seviğ

Geçmişte ekonomide ulaşılan yüksek oranlı büyüme hızlarına bağlı olarak cari işlemler açığı da artmıştır. Ancak, cari işlemler açığının daha çok borçlanma ile karşılanması sonucunda dünya ekonomisinde yaşanan finansman krizi nedeniyle Türk Lirası'nda ortaya çıkan değer değişimi de hızlanmaya başlamıştır. Bu hızlanış sıcak paraya TL'ye verilen yüksek faize ek getiri sağlar niteliktedir. Günümüzde TL'de iki kuruşluk kayıp yabancı paraya karşı yüzde 1,3 ek gelir sağlar niteliktedir.
Örneğin dolar kuru 1.57 YTL iken Türkiye'de 1000 dolar bozduran bir kişi dolar kuru 1.55'e düştüğünde 1012.98 dolar alabilmektedir. Bu durum ülkemizde son aylarda yaşanan parite hareketliliği dikkate alındığında daha anlamlı olmaktadır.
Uluslararası finans piyasalarında ortaya çıkarak üretim sektörlerini de etkilemeye başlayan küresel kriz, ülkemizde mevcut makroekonomik göstergeleri de olumsuz etkilemeye başlamıştır. Bu durum gelecekte bütçe dengelerini de değiştirebilecektir.
Ülkemizde istikrarlı bir maliye politikasının oluşturulmasına yönelik yapılan çalışmalar sırasında kullanılan tercihlere bağlı olarak bütçe gelir kaynaklarının yapısında da değişiklik olmuştur. Vergi gelirlerinin sağlanmasında dolaylı vergilere ağırlık verilmesi bu tercihin somut göstergesidir.
Ancak ekonomide yaşanan durgunluk (resesyon) doğrudan tüketimi etkilediğinden ülkemizde son aylarda özellikle tüketim üzerinden alınan vergilerde belli bir azalma gözlenmeye başlamıştır.
Bir başka açıdan giderek artan bir biçimde ekonomileri tehdit eden küresel mali kriz Türkiye'de de etkisini göstermeye başlamış bulunmaktadır. Bu bağlamda da özellikle Katma Değer Vergisi ile Özel Tüketim Vergisi'nde son aylarda belli gerilemenin varlığı hissedilir olmuştur.
Yılın ilk on ayı içerisinde Katma Değer Vergisi rakamlarında ortaya çıkan gerçekleşmeye göre geçen yılın ilk on ayına nazaran yüzde 7,5 civarında bir düşüş söz konusudur. Dahilde alınan Katma Değer Vergisi'nde ortaya çıkan bu azalış, ithalat hacminin daralması ile birlikte gelecekte ithalatta alınan Katma Değer Vergisi'ni de olumsuz etkileyecektir.
Ekonomide yaşanan durgunluk ister istemez tüketim hacmini olumsuz etkilemektedir. Ülkemizde vergi gelirlerinin 2009 yılında da yaklaşık yüzde 68'i dolaysız vergilerden beklenmektedir. Bu oranın gerçekleşmesi için yurtiçi tüketim hacmi ile ithalatın öngörülen şekilde gerçekleşmesi gerekmektedir. Oysa ortaya çıkan yakınmalardan da anlaşıldığı üzere ülkemizde özellikle mal piyasasında belirli bir durgunluk vardır. Bu durgunluğun aşılabilmesi için getirilen önerilerden birisi de mevcut Katma Değer Vergisi oranlarının düşürülmesidir.
Buna karşılık ihracatın azalması nedeniyle ortaya çıkması muhtemel sorunların giderilmesi ve dünya finansman krizinin Türkiye'ye olumsuz etkisinin azaltılabilmesi için IMF ile yapılması öngörülen yeni bir "stand-by" anlaşmasında ülkemizde uygulanan Katma Değer Vergisi oranlarının yükseltilmesi istenmektedir.
Basına yansıyan bilgilere göre uygulamada (II) sayılı liste olarak bilinen yüzde 8 oranında vergilendirilmesi öngörülen daha çok zorunlu tüketim malı grubunda yer alan malların Katma Değer Vergisi oranlarının yüzde 18'e çekilmesi konusu içinde bulunduğumuz günlerde IMF ile pazarlık konusu haline gelmiş bulunmaktadır.
Bilindiği üzere bir süredir ülkemizde mevcut bulunan dolaylı vergi oranlarının düşürülmesi, bazı mallardan Özel Tüketim Vergisi'nin kaldırılması önerilmektedir. Piyasada var olan talep yetersizliğinin dolaylı vergilerde indirim yapılmak suretiyle aşılmasını önerenlerin bu istemleri yine bazı kesimlerce doğru bir yaklaşım olarak kabul edilmemektedir.
Bir başka görüşe göre de dolaylı vergilerde yapılacak olan indirim fiyatları etkilemeyecektir. Geçmişte yaşanan deneyimler bu görüşü kanıtlar niteliktedir.
Ülkemizde bu tartışmalar sürdürülürken IMF, Türkiye ile yapacağı yeni "stand-by" anlaşmasında Katma Değer Vergisi uygulaması açısından indirimli orana tabi olan zorunlu tüketim mallarının Katma Değer Vergisi'nin artırılmasını önermektedir.
Önerileri bir yana bırakacak olursak ülkemizde tüketimde belli bir azalmanın yaşandığı konusu ise gerçektir. Söz konusu darboğazın halkı tüketime yöneltmek suretiyle aşılması ise son derece önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Tüketimin artırılabilmesi için, insanların gelir elde eder veya bugünkü gelir düzeyinden daha üst düzeyde gelir elde eder konuma gelmesi gerekir. Toplumda emeğini değerlendirerek yaşamını sürdürenlerin her gün işten çıkarılması korkusu ile işlerine gitmeleri halinde, bu kesimin tüketimini artırması mümkün değildir.
Ülkemizde her şeyden önce iş ortamının iyileştirilmesi ve coğrafi konumumuzun bize vermiş olduğu olanakları değerlendirerek yeni pazar arayışlarına yönelinmesi gerekmektedir. Bu konuda yaşamakta olduğumuz gecikme ekonomik olarak kayıp niteliğindedir.